• nkutluk

Son Durak: Tayland ve Bangkok

Updated: May 23, 2019


Sanırım seyahatlerimin, en azından bu defakinin, sonuna geldiğimi kabul etmekte zorlanmamdan dolayı, bir türlü elim gidip de yazamadım Tayland’ı. Halbuki en uzun burada kaldım. Daha da üç ayın var deseler olurdu, hatta yıl da olurdu.

Bangkok’a Avustralya’dan geçtim ve bir hafta kadar kaldım. Tayland’ın geri kalanını gezip, 10 gün Bali’ye gittikten sonra, seyahatin son 3 gününde yine Bangkok’a döndüm ve kapanışı Norveç’te yaşayan çocukluk arkadaşım Levent ve onun tatlı sevgilisi Kerstin ile yaptım. Bu gitmeli dönmeli plan, hep Hindistan Tayland’dan vize vermeyi durdurduğu için oldu ama bahaneyle Bali’yi de görmüş oldum.

Son bir ayımı Japonya ve Avustralya’da yani her şeyin düzenli işlediği, her yerin tertemiz olduğu, sokakta çıplak ayak gezilebilen ve herkesin sıraya girdiği yerlerde geçirmiştim. Daha önce Tayland’ı görmediğim için neyle karşılaşacağım konusunda ise endişeliydim.


Bu seyahatlerde yeni keşfettiğim, 10-15 günlük tatillerde yaşamadığım bir duygu var. Bir yere ilk defa gidince, dakikalar içerisinde oraya dair duygular oluşmaya ve bir kaç saat içinde yavaş yavaş her yerini sarmaya başlıyor. Hiç bilmemeden çok tanıdık hissetmeye geçiveriyorsun. Sanırım tek başına, uzun süre seyahat etmenin ve birbiri ardına yeni yerler görmenin getirdiği bir survival mode’dan kaynaklanıyor bu. Bir tatilde olduğundan çok daha hızlı şekilde bu yeni ortama uyum sağlayıp “hayatta kalmak”, şehirde/ülkede işlerin nasıl işlediğini öğrenmek gerekiyor ve bu da insanın çevresini daha fazla içselleştirmesini sağlıyor. Tayland’a ayak bastıktan sonraki ikinci günde vesikalık çektirecek bir yer bulmuş, bir yerlerden çıktı almış, Hindistan konsolosluğunun, bir binanın bilmem kaçıncı katındaki ofisini bulmuş, “ya nolur bana vize verin ya” diye yalvarıyordum bile. Vermediler, kendi ayıpları.


Havaalanından hostele doğru ilerlerken ilk izlenimim, düşündüğümden çok daha gelişmiş bir yerde olduğumdu. İlk 3-4 gün yerleştiğim hostel’den, konsolosluğa gitmek dışında, neredeyse çıkmadım bile. Hem uçuş yorgunluğunu atmak, hem Tayland’daki vaktimi planlamak hem de Avustralya yazılarını yazmak için bu zamana ihtiyacım vardı. Kaldığım yer, gördüğüm en enteresan ve hoş hostellerden biriydi. Şehrin ortasından geçen Chao Phraya nehrinin kıyısında, Flower Market’in içerisindeydi ve nehir ulaşımını da kullanabilmek adına birebirdi. Gezilmesi şart olan tüm yapılara mesafesi, 650 ila 850 metreydi. Sabah kahvesini garantilemek üzere 50metre ileride bir Starbucks ve birkaç başka kafe vardı -ki bir Nil başka ne ister.


Hostelin yapısı da oldukça enteresandı. Uyuma alanları dışında kalan sosyalleşme ortamı kocaman açık hava uçak hangarı gibi bir alandan oluşuyordu. Evet günler çok sıcaktı ama yine de açık havanın keyfinin çıkarılabileceği bir şekilde tasarlanmıştı. Çok çok memnun kaldım ve hostel düşünen herkese tavsiye ederim. Ben bir gece hariç tek kişilik odalarında kaldım. Bu noktada oda dediysem, aslında zihninizde canlanması gereken şey, içine tek kişilik bir yatak sığabilecek boyutta bir dolap. Hatta buyrun resmi de burada.

Yerleşir yerleşmez “hoşgeldin” ısırıklarıyla beni karşılayan 7358 sivrisineğin kaşıntılarını atlatmaya çalışırken, ilk bir kaç gün yakın mesafe çevreye kısa yürüyüşler yaptım. Sonraki günlerdeyse daha merkeze doğru ilerlemeye başladım. Her şeyden önce şunu söylemeliyim, Google Maps Bangkok’taki toplu taşıma ile ilgili oldukça iyi bilgi veriyor. İstanbul için halen bu servisi sunamadığını düşünürseniz, o kadar kaotik bir şehir için büyük başarı. Belki tek eksiği, nehir ulaşımını da kapsayan rotaları, ancak opsiyonlardan bir kaç seçeneği değiştirince verebiliyor olması, ama onun dışında çok tatminkar bilgiler aldım. Daha pahalı olması bir yana, taksi ve tuktuk şöförleriyle pazarlık yapmak çok yorucu bir aksiyon olduğu için, otobüs dahil her türlü toplu taşımayı kullandım ve bence çok iyi ettim.


Şehir büyük kaos ve yapılaşma adına yapılanlar aslında çirkin. Çirkin de değil çok çirkin. Açıkçası kötü şehir planlamacılığı ve bir şehrin güzelliğini gölgeleme konusunda İstanbul’un dahi Bangkok’tan öğrenecekleri var.

Şimdi bunları böyle yazınca sanki nefret etmişim gibi gelebilir kulağa, ama alakası yok ve garip olan da bu zaten.

Şehrin bazı yerleri adeta Hindistan’ın kenar mahalleleri; eski yapılar, çok temiz gözükmeyen (ama çoğunlukla temiz) sokaklar, yer yer fena kokularla dolu mahalleler. Sonra başka bir bölgeye gidince, ben diyeyim Paris siz diyin Tokyo; haute-coture markalar, güzel tasarlanmış alışveriş merkezleri, içlerinde sanat enstalasyonları, güzel yeme-içme mekanları… İnsan hayret içerisinde kalıyor.


Hayat pahalılığı açısından Tayland bir Hindistan değil, hatta bazı noktalarda Türkiye fiyatlarına yakın bile. Ama bazı açılardan da çok ucuz. Örneğin lokal yemekler ve tekstil ürünleri için ödeyeceğiniz fiyatlar şaka gibi. Böyle uzun bir seyahat sırasında değil de sadece 10 gün için gelmiş olsaydım herhalde boş bavulla gider kilo aşımı ile dönerdim. Gidecek olan herkese de tavsiyem, üzerindekinden başka bir şey götürmemesi olur, oradan alırsınız alacağınız şeyleri.

Sonra tabi masaj… Bali yazısında da bahsetmiştim, her gün masaj yaptırdım diye. Bazen sadece 1 saat ayak masajı, bazen tüm vücut Thai masajı, bazen -özellikle ağrıyan sızlayan bir yerlerim varsa- tiger balm ile masaj. Baştan Thai masajı biraz sert geldi, hatta nasıl birinin kolu bacağı ellerinde kalmıyor diye de düşündüğüm oldu ama sonuçta vücudumun tüm hücrelerinin bayram ettiği bir ay oldu.

Masaj demişken, Wat Pho Buddhist Tapınağı’ndan bahsetmeden geçemeyeceğim. Bangkok’ta en görülmesi gereken yapı bana kalırsa. Bir kere mimari açıdan inanılmaz. Belki bugüne kadar fotoğraflarını görmüş olabilirsiniz ama hiç biri, içeri girildiğinde yaşanan hayranlık duygusunu yansıtamıyor. Burası aslında bir kompleks ve içeriside bir kaç ayrı ibadet alanı olduğu gibi, bir de okul var. Gezerken Budist rahiplerden eğitim alan mini mini öğrencilerle karşılaşabiliyorsunuz.


Doğu Asya’da gezerken öğrendiğim bir şey varsa, o da Buddha heykellerinin boyutlarında sınır tanımıyor oldukları. İçerideki irili ufaklı tapınaklardan bir tanesinde de serilip yatmış pozisyonda dev bir Buddha heykeli bulunuyor ve aslında Wat Pho, aynı zamanda “Reclining Buddha Temple” (Yaslanmış Buddha Tapınağı) olarak da biliniyor, bu sebeple.


Ama bence Wat Pho ile ilgili esas önemli olan konu, Tayland’ın ilk üniversitesi olarak kabul edilmesi ve geleneksel Thai masajının da doğum yeri olması. Halen aktif bir masaj okulu ve daha da güzeli, içeride gayet uygun fiyata çok iyi masaj yaptırmak mümkün. Biraz sıra oluyor ama yarım saat beklemek yetiyor. Ben geri dönmeden önceki son gün, son masajımı burada yaptırdım. Ne kadar iyi olduklarını anlatamam, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir deneyim. Öyle lüks bir spa beklemeyin. Zaten Tayland boyunca eğer lüks masaj yerleri arayacaksanız muhtemelen turist fiyatlarıyla kazıklanıyor olacaksınız. Bence en güzel yanlarından biri de masajın son derece günlük bir aktivite olması. Tapınakda da, bir çok başka yerde olduğu gibi, herkese yan yana yatakların üzerinde masaj yapılıyor. E o zaman nedir iyi olan derseniz, buradaki masörler hangi noktalara ne baskı yapmaları gerektiğini ortalama bir masaj salonundan çok daha iyi biliyorlar.

Tayland malum tropikal bir bölge hava sıcaklığı ve nem dışarılarda gezmeyi oldukça zorlaştırıyor. Dolayısıyla özellikle şehrin iş merkezi bölgesinde genellikle kapalı alanlar tercih ediliyor. Öyle ki bazı iş merkezlerinin içinde pazar yeri gibi standlar, sokak yemeği satan yerler, vs. var.

Bir kaç tane de gerçekten şık alışveriş merkezi var ki bunların en iyileri Siam Square çevresinde. Örneğin Siam Paragon alışveriş merkezinde Rolls Royce’dan Louis Vuitton’a kadar her türlü markaya rastlamak mümkün. Bunun gibi bir kaç alışveriş merkezi daha aynı bölgede bulunuyor. Ama benim tavsiyem Siam Discovery ve Siam Center olacaktır. Özellikle Siam Discovery’de sanat enstalasyonları, Japon ağırlıklı tasarım markaları ve çok şık bir iç dekorasyon var. Siam Center ise, biraz daha az büyük markaların olduğu, ama yine özellikle tasarımıyla öne çıkan dükkanların bulunduğu bir yer. Normal şartlarda bir şehre gidip alışveriş merkezi gezen biri değilim, İstanbul’da da tercih etmiyorum. Ama hem sıcağın boyutları, hem de o bölgeyle şehrin başka bölümlerinin yarattığı kontrast sonucu kendimi alışveriş merkezlerinde buldum.

Peki Bangkok’ta başka neler var?




  • Çok güzel bir kraliyet sarayı var. Anormal bir sıra ve fahiş giriş fiyatını bir araya koyunca ben girmedim ama dışarıdan gözüktüğü haliyle bile çok görkemli. Fiyat fahiş dediysem 500 baht, yani yaklaşık 50 TL ama seyahatin sonuna gelmiş olmam, paraların suyunu çekmesi ve Tayland yaşam standardına alışmış olmam sebebiyle bana artık herşeyin pahalı geldiği bir anda oradaydım. Gidecek olursanız omuzlarınızın ve bacaklarınızın kapalı olduğu giysiler giydiğinizden emin olun, zira eğer uygun giyinmemişseniz, girişten geçici kıyafetler kiralamanız gerekiyor ki yapış yapış bir havada başkasının üzerinden çıkan gömleği giymek bir yana, sadece sıra bekleyip giyinmek soyunmak bile bir dert.

  • Wat Pho dışında daha onlarca tapınak var gezilebilecek. Mesela Wat Arun var, ben karşıdan görüyordum hostelde kalırken ama yakınına gitmedim. Sonra Golden Mount (Wat Saket) var. Buradan hem şehir çok güzel gözüküyor, hem de tepeden aşağı indikten sonraki ibadet mekanlarından birinin duvarları muhteşem uzay ve astroloji çizimleriyle dolu. Tapınakta geçirdiğimiz vaktin yarısını o küçük salonda geçirdik diyebilirim. O kadar çok detay var ki insan içine düşüyor. Tapınakların geneliyle ilgili bir not: bir noktadan sonra tüm tapınaklar aynı gelmeye başlayabiliyor, onun için tavsiyem seçerek dolaşmanız olur.

  • Haftasonlarında kurulan Chatuchak diye bir pazar var. Aradığınız her şey -ama her şey- orada. Ev dekorasyonundan her çeşit tekstil ürününe, oldukça güzel resimlerden aklınıza gelecek her tür takıya kadar herşey. İnanılmaz büyük bir alan ve haritayla dolaşırken bile kaybolmak garanti. Bir taraftan gezerken bir taraftan yemek standları, DJ setler veya canlı müzikle bir pazardan çok festival alanına gelmiş gibi hissediyor insan. İyimser olarak bir tam gün ayırmak gerek. Biraz alışverişe düşkün olanlara ise bir gün yetmez. Gecesine de fazla plan önermem çünkü o yorgunluğun tarifi yok. Skytrain ile ulaşılabiliyor ama dönüş muhtemelen taksi olur ancak.

  • Skytrain var… duyunca insan “vaay bu ne acaba?” diyor ama yukarıdan giden bir metrodan başka bir şey değil. Hatta o metro ağı tepede olduğu için, şehrin bütün merkezini de çirkinleştiriyor. Kilometrelerce uzatılmış bir Mecidiyeköy düşünün, öyle bir şey. Bir de Skywalk var. Bu da metro duraklarını ve alışveriş merkezlerinin bir kaçını birbirine bağlayan yine yukarıdan giden bir yol, bir tür üst geçit aslında. Çok anlamsız ve şehir çirkinliği kategorisinde bir başka ödülü hakeden bir yapı. Fakat kullanırken pratik olduğunu ve daha da güzeli oradan şehre bakarken şehrin daha güzel gözüktüğünü itiraf etmek zorundayım. Çünkü nihayetinde oradan bakınca ne skytrain gözüküyor ne de skywalk.

  • W District Market diye bir yer var. yine Skytrain ile ulaşılabiliyor. Ben nasıl keşfettim hatırlamıyorum, okuduğum bir dergide veya internette bir blogda karşılaştım sanırım ve gittiğimde bana en çok keyif veren yerlerden biri oldu. Gökdelenlerin arasında küçük bir açık hava yemek pazarı. Her türlü mutfak var; sokak satıcıları kıvamında ama temiz, şık, trendy ve daha da güzeli ucuz. Neredeyse tamaman yabancıların ve gençlerin uğrak yeri ama kastettiğim turistler değil daha çok yerleşikler.

  • Meşhur Khao San Road var tabi. Burası da tam tersi en “leş” turistik caddesi. Gündüz bol satıcılı, her köşede Pad Thai ve taze hindistan cevizi suyu bulunabilen, iki adımda bir masajcıların olduğu, orda burda oturup bir şeyler içilebilecek fena olmayan bir yer. Gece ise sözde eğlence merkezi. Bu kadar yüksek volümlü sesin birbirine karıştığı bir ortamı nitelendirmek için Marmaris barlar sokağı bile desem, asansör müziği kalır. Gece gerçekten bir felaket… bir de üstüne sokak satıcıları içkinin yanında güzel gidecek çıtır yemişler satıyor… ha pardon yemiş dedim ama kastettiğim kızarmış akrepler ve bilimum börtü böcek. Çok akıllıca bir şeymiş gibi kaldığımız otele yakın diye son akşamlardan birinde Levent’le oraya yürüyüp bir şeyler atıştıralım dedik, ne yediğimiz iyiydi ne birbirimizi duyabildik. Bir de üstüne beynimiz kazan gibi olmuş şekilde döndük 45 dakikada.

  • Soy Cowboy var… biz aslında kendimizi burada tamamen bir yanlış iletişim sonucu bulduk. Nasıl olduğu uzun hikaye ama özünde arkadaşlarımızla buluşup program yapalım derken yapamadık ama bu bölgeye de yönlendirilmiş olduk. Meğer Soy Cowboy, Bangkok’taki strip club’ların olduğu caddeymiş. Baştan başka yere gidelim dedik, sonra taksi de bulamayınca oturduk oradaki barlardan birinin önüne, birer bira içip insanları seyrettik. Bayağı keyifliydi. Tek kötü olan yine müzikti :) yine her yerden ayrı tel çalan müziğin birbirine karışmasının yanında, bu sefer karşımızdaki barda dünya rock ve hard rock tarihinin en iddialı parçalarını söylemeye soyunmuş, ama aslında 3 notalı bir parçayı bile denetim altında söylemesi gereken bir solist vardı. Dinlerken fiziksel olarak acı çektik desem yeridir. Programları bitince çılgınca alkışladık ama anladıklarını sanmıyorum :)

  • Taze hindistan cevizi suyu var. Bu aslında sadece Bangkok değil bütün Tayland’da var ve hatta bütün Güneydoğu Asya’da. Ama tecrübeyle sabittir ki Tayland’ınki bambaşka. O kadar lezzetlisi hiç bir yerde yok. Susuzluğa, dehidrasyona birebir ve çok lezzetli. Meraklısına küçük ama iyi bir haber: döndükten sonra Migros’ta, hem de Tayland’dan gelmiş taze hindistan cevizi buldum. Daha doğrusu Burcu bulmuş almış, ben de bu mutlu ana çığlığımla eşlik ettim -ki o çığlığı bilen bilir.

  • Otellerde geçerli olan “no durian fruit” kuralı var. O kadar kötü kokan ve kokutan bir meyve ki içeri almıyorlar. Nasıl yiyorlar orası da muamma. Bu kadar müthiş tropikal meyveler varken durian fruit resmen tasarım hatası olmalı.

  • Bir de bir kaç tane Sky Bar var-mış. Gün batımında çok şahane olduklarını duydum. Ama maalesef bir türlü gidemedim. Artık bir sonraki sefere…


Tayland ile ilgili herkes zaman güzel şeyler söylerdi. Ben de hep merak ederim ama yine de bu kadar çok beğeneceğimi tahmin etmemiştim. Bir defa sadece Bangkok veya sadece Phuket’ten -ki maalesef zamanım kalmadı- ibaret değil. Adaları var, kuzeyi var, batısı var doğusu var ve hepsinde ayrı bir tat ve keyif var.

İkinci Tayland yazısı bunlar arasında gezebildiklerimi anlatıyor olacak.

#Tayland #Bangkok #Masaj #GünBatımı #Levent #Kerstin #Hindistan #HindistanCeviziSuyu

230 views

kandisi kandisi® 2019