• nkutluk

Diyar Diyar Japonya

Updated: May 23, 2019



JR Pass, yani şu sınırsız Shinkansen / bullet train (hızlı tren) kullanımı sağlayan bilet, dünyanın en ucuz şeyi değil. Fakat doğru planlanırsa son derece makul bir seçenek. Benim rotamı çizmem konusunda yardımcı olan japan-guide.com sitesi, bana 14 günlük JR Pass almamı öneriyordu. Bu arada bu bahsettiğim adres oldukça iyi hazırlanmış bir site, aklınızda bulunsun. Forumları biraz daha okuyunca farkettim ki, ilk bir haftayı Tokyo’da geçiriyor olduğum ve şehirde seyahatin çok daha ucuz yolları olduğu için, aslında sadece 1 haftalık JR Pass’e ihtiyacım var. Bu da 430 yerine 270 USD demek.

Tokyo içi seyahat ile ilgili bir sürü seçenek ve forumlara bakınca onlarca farklı fikir var. Onun için havaalanına gelir gelmez, o kartı mı alsam, bunu mu alsam kararsız kalabiliyor insan. Ben bir hayli kafa yordum. Normal şartlarda herkesin kendisine ait bir doğrusu olacağından yola çıkarak tavsiye vermekten kaçınsam da, bu konuda çok net tavsiyeler vereceğim:

  1. 15 gün kadar Japonya’da ve bir haftaya yakın Tokyo’daysanız sadece haftalık JR Pass alın.

  2. Havalimanında 3 günlük metro kartıyla karşılacaksınız. Onu mutlaka alın! 6 gün Tokyo’daysanız 2 tane 3 günlük alın. 4 gün Tokyo’daysanız 1 tane 3 günlük, 1 tane günlük alın. 5 gün Tokyo’daysanız 1 tane 3 ve 1 tane 2 günlük alın. Çok ciddiyim, şehrin içinde kaldığınız sürece başka hiç bir şeye, ihtiyacınız yok ve bu bilet sadece havalimanından alınabiliyor. Bunun altını çizen başka bilgi de yok internette bu arada. Şehirde kiosk’lerde görüp “aaa e şehirde de varmış bu kart, bak hem de daha ucuz” diye düşünebilirsiniz. O öyle değil, çünkü metroyu iki ayrı şirket işletiyor, bazı hatlar birine, bazıları diğerine ait. O gördüğünüz kart da sadece bir tanesinde geçerli. İkisinde birden geçen günlük bir kart var şehirde satılan, ama o da sadece 1 günlük ve havalimanında satılan 3 günlük kart fiyatına.

  3. Internette okuduklarınızdan kafanız karışacak ve “ama ya Pasmo kart?!” diyeceksiniz, onu da alın. İşin güzel yanı şu ki, Pasmo, ”pay as you go” bir kart. Yani kullanmadıkça harcamıyor. Üstelik taşıma dışında bir çok noktada da (bazı kafeler, otomatlar, vb) kullanılabiliyor. Ama daha güzel yanı, içinde para kalınca, kart için verilen depozito da dahil geri alınıyor. Onun için, metro ağı dışına çıkmak gerektiği zamanlar için yanınızda bulunması çok faydalı.

  4. Tokyo Subway Navigation for Tourists diye bir app var. Onu indirin telefonunuza. Ama sadece onunla sınırlı kalmayıp Google Maps de kullanın. Bu ikisiyle istediğiniz her yere gidebilirsiniz. Üstelik her iki program da biletin ne kadar tutacağını da söylüyor. Sınırsız metro kartı kullanırken zaten farketmiyor ama Pasmo’yu kullanacağınız zamanlar için fiyat önemli bir bilgi. Tokyo dışındaki şehirlerde Google Maps maalesef durak isimlerini Japonca yazıyor ve biraz afallatıyor ama sonra ona da alışılıyor ve gerekirse inilecek durak harita üzerinden takip edilerek bulunuyor.

  5. Otobüsü Tokyo’da kullanmazsınız ama diğer şehirlerde ve özellikle Kyoto’da esas ulaşım aracı otobüs. Çoğu otobüste binerken ödeme yapılmıyor, inerken tam parayla ödeniyor. Ama otobüs içlerinde para bozma makinesi de var, yani no panic. Önce otobüs duraklarının üzerindeki yazıları falan kontrol edin, çünkü bazen JR Pass ile ücretsiz kullanım olabiliyor. Mesela Hiroshima’daki 2 hat için bu geçerli ki onlar da turistik hatlar zaten.

  6. Sadece bir kaç saat kaldığınız bir şehirde değilseniz günlük otobüs kartı alın otobüs şöföründen. Çoğunlukla 3üncü kullanımda kendini amorti ediyor.

  7. JR Pass ile ülkeyi dolaşmak çok basit, çok pratik ve çok keyifli. hyperdia.com adresinden gitmek istediğiniz yere; ne zaman, nerde tren değiştirerek, nasıl gidebileceğinizi kolaylıkla bulabilirsiniz. Şehirlerarası trenler pek bizdeki gibi değil, nerdeyse metro hattı gibi çalışıyorlar. Çok sık tren var, onun için anlık planlar yapmak da mümkün. JR Pass’in geçerli olmadığı 2 Shinkansen var. Ayrıntılı aramada onların tikini kaldırınca binmeniz gereken treni, değiştirmeniz gereken yeri ve tren saatlerini çıkarıyor önünüze.

TOKYO

İlk izlenimim geleceğin dünyasının resmedildiği bir çok filmin ilham kaynağının Tokyo olma ihtimalinin yüksek olduğuydu. Şehirde hem gelenekseli, hem moderni ve ileri teknolojiyi, hem de doğayı yaşamak mümkün. Öyle hijyenik ki, buraya alışınca başka yerde virüs kapmamak neredeyse imkansız. Ağız maskesiyle gezen Japonlar görmüşsünüzdür belki daha önce, bunlardan bol bol var. Hatta rengarenk maskeler de satılıyor tercih edenler için. Bunun sebebini hep kendilerini korumak sanıyordum ama daha çok kendileri hasta olunca etraflarındaki insanlara bulaştırmamak amacıyla kullanıyorlarmış. Her yer öyle temiz ki, insan kirlenmiyor. Yani hani her gün duş alıyorsun bulmuşken ama laf olsun diye, alışkanlıktan. Yoksa aslında harcanan suya sabuna yazık. Tabi bu hijyen konusu sadece Tokyo ile de sınırlı değil ama bir metropol olduğu için daha çarpıcı doğrusu. Bunun yanında çöp tenekesi bulmak ciddi bir mesele ve metro durakları dışında imkansıza yakın. Neden öyle bilmiyorum. Atacağın şeyi mecbur yanında taşıyorsun.


Şehir büyük ama öyle güzel bir raylı sistemle örülmüş durumda ki, en yoğun saatte bile hiç bir yere ulaşmak dert değil,. Bir kere herkes ne yapması gerektiğini biliyor. Onlara bakarak kısa zamanda ortada bir sistem olduğu anlaşılıyor ve dikkat edince de çözülüyor. Yaklaşan trenin kaçta geleceği, gelen trenin kaç vagonlu olacağı tabelalarda yazıyor. Yerde ise, trenin vagon sayısına göre hangi vagonun kapsının nerde açılacağını gösteren işaretler var. Japan Rail’e ait trenler şehir dışında da içinde de hizmet veriyor ve eğer perona gelecek olan bir JR Train ise, o zaman hangi vagondan itibaren koltuk rezervasyonu yapılmadan binilebileceği bilgisi de veriliyor (Bu koltuk rezervasyonu konusu burası için çok detay onun için o konuda bilgi almak isteyen olursa bana ayrıca mesaj atsın, anlatayım). Tek karmaşa yaratan konu, bazı trenlerin belli bir istasyonda isim değiştirmesi ve normal metro iken bir banliyö trenine dönüşmesi ama o da bir süre sonra biraz olsun oturuyor.

Diyeceksiniz ki bu kadar düzen ve itaat biraz fazla değil mi? Evet muhtemelen bir süre sonra insanı sıkabilecek bir şey olabilir. Ama zaten genel olarak kaos bir şehirde yaşayan, üstüne de bir süredir yollarda olup habire bir yerde işlerin nasıl işlediğini anlamaya çalışan bir insan olarak, bana çoook rahatlatıcı geldi. Aslına bakarsanız, böyle şehirde toplu yaşamanın getirdiği, metroya binmek, merdivenden çıkmak, bir şey ödemek için sıraya girmek falan gibi konularda bir düzen olması çok da rahatsız edecek bir şey değil beni açıkçası.

Tokyo’da bir hostelde, bir çeşit kapsül otelde kaldım. Bayağı sıkı bir buluş olduğunu söyleyebilirim ve bir gün bir hostelim olursa, ben de muhtemelen kapsül otel şeklinde dekore ederim. Hostellerdeki bu ranza olayı gerçekten kolay bir düzen değil, insan biraz olsun şahsi alan istiyor (ya da belki benim biraz yaşım geçti bunun için ki, daha muhtemel). İşte kapsüller bunu sağlıyor. Karşıdan bakınca biraz tabut gibi ve klostrofobik gözükebilir ama içindeyken, oturabileceğin, hatta nerdeyse dizlerinin üzerinde durabileceğin kadar bir yüksekliği var. 1,5 boy tekli yatak boyutlarında. İçeride ışığın, bir kaç tane şarj fişin, bir iki askı falan var. Bazılarında TV de oluyor, benim kaldığımda yoktu. Öndeki perdeyi çektiğinde minicik ama tamamen sana ait bir alan oluyor. Yatakların olduğu yerden kapıyla ayrılmış bir bölme var. Burada her yatağa ait bir kilitli dolap var. Orta boy bir sırt çantasını alır ama büyük bavulları almaz. Önemli şeyler dolaba kilitleniyor, kalanı bavul olarak bir köşeye konuluyor. Bu bölmeden bir başka bölmeye daha geçiliyor ki orası da “powder room”. İçinde aynalar, lavabolar ve tabi ki süper sonik tuvaletler var. Bir başka alanda duş bölmeleri var ama tabi zeka bunu yaparken de çalışmış. Her bir duş kabini, bir adet bildiğimiz anlamda duşakabin ve bir adet kuru alandan oluşuyor. Neden? İnsanlar giyinmeye çalışırken tshirt’ünü yere düşürüp de ıslatıp kalakalmasın diye. Ne kadar basit değil mi? Ama işte genelde düşünülüyor mu, hayır.

Enteresan konulardan bir tanesi, bu hostelde kalanların sadece üçte birinin -hatta belki daha azının- tursit olması. Geri kalanların hepsi Japon ve sabahın köründe takım elbiselerini giyip gidiyorlar. Anladığım kadarıyla, işyerinde çalışırken eve dönmeye değmeyecek bir vakte kaldılar ya da son treni falan kaçırdılarsa, hostelde kalıyorlar. Bunu cepten mi ödüyorlar, şirketleri mi ödüyor falan o kısmını bilmiyorum. Oturup da bir tanesiyle muhabbet edebilseydik soracaktım da pek konuşkan ve sosyal insanlar oldukları söylenemez, biraz çekingenler (Bu konuda bizi belki Yorgun Samuray / Ulashima yorumlar bölümünde aydınlatır).

Tokyo her köşesi ayrı ilgi çekici bir şehir. Akihabara’ya gidiyorsun elektronik, oyuncak, manga, vb.nin tabiri caizse bokunu çıkarmışlar. Bir büyük mağaza var ki, elektronik meraklıları muhtemelen kendilerini kaybederler. Shibuya ve Harajuku’da ise bu defa modaydı, antin kuntin tasarımdı konusunda yüzlerce minik, onlarca büyük mağaza ve marka var. Tek kelimeyle muhteşemler. Yolun sonuna gelince Ueno Park içerisinde bir sürü müze, koca bir Tapınak, pandaların görülebileceği bir hayvanat bahçesi var. Şehirde Ueno Park dışında daha da bir sürü büyük yeşil park var.


Kısacası her zevke hitap edecek onlarca seçenek var. Ben genellikle günlük olarak şehri gezmeye çalışıp akşam güneş batarken de şehrin yüksek yerlerinden birinden güneşi batırıp şehrin ışıklarını izleyecek bir rota geliştirdim. Bu da tamamen şans eseri okuduğum bir yazıda “akşama doğru Roppongi Hills’den şehir manzarasını izleyin” cümlesinden çıktı. Yazıda bahsedilen 52inci katta bulunan modern sanat müzesindeki Tokyo City view bölümüne girdiğim anda büyülendim. Öyle güzel bir noktada, ne çok aşağıda ne çok yukarıda ki... İçeri girer girmez diğer gökdelenlerin son bir kaç katı ve devamındaki şehir çıkıyor karşınıza, biraz ilerleyince de aslen radyo ve TV kulesi olan ama Tokyo’nun Eyfeli denebilecek yapı. Hele benimki gibi tam güneşin battığı, alacakaranlığa geçmeden hemen önceki anda gittiyseniz, etkilenmemenize imkan yok. İlerleyen günlerde Dünyanın Burj Kalifa sonrası ikinci uzun yapısı olan Tokyo Tower’da 350 metreye de çıktım ama orası fazla yukarısı mesela. İnsan o kadarını uçaktan da görüyor. Bir kaç başka yüksek noktaya daha çıktım, hiçbiri Roppongi Hills gibi değildi. Onun için Tokyo’ya gittiğinizde bir tek yere çıkacaksanız oraya çıkın, sonrasında da akşam akşam sanat müzesi gezmenin keyfine varın.

Eğlence parkı sevenlere Tokyo’da bir Disneyland de var. 30 küsür yıl önce kurulmuş ve Amerika dışındaki ilk Disneyland buymuş. Halbuki ben hep EuroDisney sanırdım. 15 sene önce ise Tokyo Disney Sea açılmış. Olay aynı aslında ama konsept daha fazla deniz ile ilişkili karakterler üzerine. Oldum olası eğlence parklarını severim zaten, annemle babamın bana doğumgünü hediyesi niyetine ben de kendi kendimi Tokyo Disney Sea’de eyledim. Bu arada, orada tanıştığım bir lezzet olarak karabiberli patlamış mısıra bayıldım. Japonya’nın başka yerinde rastlamadım ama parktaki arabalarda satıyorlardı. Nasıl düşünmemişiz bugüne kadar hayret ediyorum.

HİROSHİMA

Atom bombasının varlığı, öldürücü yapısı ve dünyada nispeten yakın tarihte bir ülkeye atılmış olması; hatta böylesine bir kötülüğün tasarlanabilmiş olması, çocukluğumdan beri beni en çok etkileyen hikayelerden biri olmuştur. Üzerinde günlerce düşündüğümü, 1945 parçasını defalarca dinleyip üzüldüğümü ve hep nasıl bir şey olabileceğini gözümün önüne getirmeye çalıştığımı hatırlarım. Anlatılanlardan canlandırdığım manzara, hiç bir şeyin yeşermediği, yıkım halinde ve hatta halen içine girilmeyen bir şehirdi. Sonraki yıllarda duyduklarımdan, durumun gözümün önüne gelenden nispeten daha iyi olduğunu biliyordum. Yine de bu derece bir şehirle karşılaşmayı beklemiyordum doğrusu.


Aslına bakarsanız bir taraftan insana dünya hakkında ümit veriyor. Bomba ilk atıldığında, “burada 75 yıl hiç bir şey yeşermeyecek” denmiş… ama yeşermiş. Daha da güzel ve hatta asil olarak nitelendirilebilecek olan, Japonların böylesine büyük bir yıkımı bir barış müzesi haline dönüştürmüş olması. bombanın atıldığı ve müzenin bulunduğu alanın hiç bir yerinde bir nefret cümlesi, “intikamımız acı olacak” tarzı bir yaklaşım yok. Sadece ve sadece barıştan bahsediliyor ve dünyanın bir daha bu kadar kara bir günü yaşamaması dileniyor, bunun için yapılması gerekenler sıralanıyor. Çok etkileyici bir tutum.

Müzeye son saatte girdim ama gezecek kadar vaktim oldu. Duygularımdan son derece arınmış, gayet de bir gözlemci modunda girdiğimi sanıyordum, ama bir noktadan sonra koyverdim. Yalnızca ben de değil, Japonundan sarışın Avrupalısına kadar bir çok insan göz yaşlarına hakim olamıyordu.

A-bomb Dome olarak bilinen Genbaku Dome, yani bombanın hemen hemen tam olarak üzerinde patladığı bina, şehrin tüm çehresinin değişmiş olmasına inat öylece duruyor. Daha önce şehirde çok tartışma olmuş bu binanın yıkılıp yıkılmamasıyla ilgili ama en son 1995’te kalmasına karar verilmiş ve ertesi yıl da dünya mirasları listesine girmiş. Ne kadar etkileyici olduğunu anlatamam, gidip görmeniz gerek.

Bu arada, bu anıt alanın dışında vızır vızır bir Japon şehri Hiroshima.

MİYAJİMA

Miyajima aslında Hiroshima’ya bağlı bir ada ama şehirden yaklaşık 1 saat mesafede. Buradaki manzara Japonya’nın en iyi 3üncü manzarası kabul ediliyor. Esas olay deniz kıyısına yapılmış olan Itsukuhima tapınağı ve denizin içerisine yapılmış olan kapısı Torii Gate.

Malum okyanus olduğu için gel git çok. İşte sular yüksek olduğunda, Torii Gate’in ayakları suyun içerisinde kalıyor ve suda yüzüyormuş gibi oluyor. Sular çekildiğinde ise yürüyerek yanına gitmek mümkün.

Bu gelgite bağlı yapılaşma bana hep bir büyülü geliyor nedense. Yıllar önce Fransa’daki Mont St. Michel’i ilk gördüğümde de inanılmaz heyecanlanmıştım. Bu tabi onun kadar büyük bir yapı değil ama yine de bir kaç saat önce yanına gidemediğin koskoca kapının yanına, bir kaç saat sonra elini kolunu sallayıp gidebilmen bir enteresan geliyor.


Adaya gece gelmiştim ve ertesi gün bir kaç saat kalıp gitmeyi planlıyordum, dolayısıyla her iki durumu da görüp göremeyeceğimden emin değildim ama adanın geneli o kadar şirin, huzurlu ve keyifli ki ayrılamadım. Teleferikle tepeye çıkıp manzarayı izlemek falan derken aşağı indiğimde sular çekilmişti ve herkes yürüyerek kapının yanına gitmişti. Yerler ve kapının ayakları atılmış paralarla doluydu. Bir kaç görevli, altın arar gibi, kumları elekten geçirip paraları ayıklıyordu. Bu kadar para ne zaman birikmiş de Torii Gate’in ayağına yapışacak noktaya gelmiş bilmiyorum. Belki de her gün sular çekildikten sonra toplayabildikleriyle buraya kadar ilerleyebilmiş olabilirler. Yerde her biri 100 Yen (1 USD) olmak üzere binlerce demir para vardı. İşin enteresanı etraftaki onca insandan hiçbiri o paraları alayım derdinde değildi.

Bu arada, adadaki güzelliklerden biri de etrafta gezinen geyikler. İnsanın içine kadar sokuluyor olmaları çok tatlı. Ama her yerde kıyafetlerinizi ve kağıtları (dolayısıyla biletlerinizi vs) yiyebileceklerine dair uyarılar var. Onun için dikkat etmek gerekiyor.


Adada kaldığım yer klasik Japon evleri olan Ryokan’lardan biriydi. O kadar gün hostel sonrası mı bana öyle geldi bilmiyorum ama mükemmeldi. Zaten konum ve hizmet olabileceğinin en iyisiydi ama odanın kendisi de geniş ve çok zarifti. İçerisinde ihtiyaç duyulabilecek her şey düşünülmüştü, kimono dahil. Tek üzüldüğüm, burada daha çok kalamamış olmak oldu doğrusu.

Japonya’ya gidince mutlaka görün demek biraz fazla olur belki ama Hiroshima’ya giderseniz Miyajima'yı kesinlikle kaçırmayın. Yarım gününüzü ayırsanız da yeter.

KYOTO


Japonya’ya gittim ve kendimi bilimum tapınaklara adamak istiyorum derseniz, ilk adresiniz Kyoto. Kabul etmek gerekir ki, oldukça güzel yapılar ve hakkaten her biri de insana gezmek için bir sebep yaratıyor. Birinde birbirine bitişik yüzlerce kapı var içinden geçmek istiyorsun, öbürünün manzarası şahane, birinin tüm çatıyı altın kaplamışlar, diğerinde dünyanın en büyük Budha heykeli var -ki bu bilgiye rağmen ben gözümün önüne yeterince getirememişim, tam anlamıyla dev. ‘E bu da önemli buna da bakayım, bunu bir daha nerde görücem’ falan derken bir noktadan sonra geçtim verdiğim giriş paralarını, atanamayan fahri budist gibi hissettiğim bir kıvama geldim. Düşünün ki Kyoto’dan günü birlik Nara diye bir başka şehre bile gittim tapınak gezicem diye. Tamam 1 saatlik mesafe falan ama olsun. Üçüncü günün sonunda bir daha hayatım boyunca budist tapınağı görmek istemediğim bir noktadaydım.

Kyoto esasen tapınaklarla bilinse de, şehrin kendisi de keyifli. Bir defa Geisha'ları ve kimonolu insanları burada görmek çok kolay. Genç kızlar ve erkekler tapınaklara kimonolarıyla geldikleri gibi, daha ileri yaştakiler günlük kıyafet olarak da kullanıyorlar. Kimono henüz "geleneksel kostüm" niteliğini kazanmış değil. Çoğunluk senin benim gibi giyiniyorsa da kimono giyip çıkmak da normal kabul ediliyor.


Özellikle Gion, Geisha'ların bulunduğu bölge. Gezerken hem göze keyif veren sokaklar var hem de bir kaç performans izlemek mümkün. Gion Corner'da günlük olarak geleneksel dans, çay seremonisi ve geleneksel müziğin bir arada olduğu bir performans gerçekleştiriliyor. Vaktim kalmadığına üzüldüğüm konulardan bir tanesi.

Aynı zamanda hareketli bir iş merkezi. Büyük markaların olduğu caddeler de var ama esas bunun hemen yanında, Nishiki Market adında, bir cadde boyunca devam eden üstü kapalı bir alışveriş bölgesi var, orayı görmek gerek. İrili ufaklı dükkanlar, atıştırmalık yiyecek şeyler satanlar, bildiğimiz markalar ve bilmediklerimiz, hepsi bir arada ve çok keyifli. Orada çubukta karamelize edilmiş bir tatlı patates yedim, hala tadını unutamıyorum.

Şehrin kuzey batısında bir bambu ormanı, ormanın sonunda küçük şirin bir kasaba ve içinden geçen güzel bir nehir (+ tabi bir takım tapınaklar) var. Nehirde tekne turu yapmak mümkün. Bir yarım gün ve hatta daha fazlasını geçirmek için güzel bir yer.

TAKAYAMA

Buraya gitmek de nerden çıktı acaba?’ diye düşünenler olabilir. Yukarıda bahsettiğim siteden aldığım tavsiyeleri ben biraz kendime göre harmanladım. Çıkardığım rotada 1-1.5 günlük bir açıklık olunca, yine bu sitenin daha uzun rotalardan birinde tavsiye ettiği bu şehri plana ekledim.

Verdiğim en iyi karar olabilir Japonya ile ilgili.

Bir kere yolun son 2.5 saatlik bölümünde özel, geniş camlı bir tren ile yolculuk yapılıyor. Yol o kadar güzel, o kadar güzel ki ve o dev gibi camlardan öyle harika gözüküyor ki nasıl tasvir etsem bilemiyorum. Nehirler, vadiler, köprüler, ormanlar, vadiler, nehirler köprüler, yeşiller, nehirler, vadiler… böyle böyle gidiyor.

Dönüş yolunda, bu geniş camlı tren ile gidilen yolu uzatma imkanım var mı diye bayağı araştırdım ama maalesef yokmuş. Bir ara gitsem, dönsem, yine gitsem diye bile düşündüm.


Takayama kasabasının kendisine gelecek olursak, o da bir ayrı güzel. Bir bisiklet kiralayıp 1 saatte falan gezilebiliyor. Eski evlerin korunduğu bölge hem tarihi ve mimari açıdan güzel, hem de hediyelik dükkanları gezmek için. Zaten şehrin en popüler yeri. Kasabayı iki üç noktandan kesen köprüler ve altından geçen nehir, ayrı bir güzellik katıyor. Tapınaklar tabi ki eksik kalırlar mı, onlar da var. Kısaca “tatlı bir kasaba” dediğimde aklınıza ne geliyorsa, onun tamamı burası. Hida’ya bağlı ve aynen Kobe Beef gibi burada da Hida Beef ünlü. Tadına bir baktım da… tam yeme de yanında yat. Zaten yemesi hayli tuzlu dolayısıyla yanında yatmak en makulü.

Japonya’da gezdiğim gördüğüm budur. Yediğimi içtiğimi de kendime bırakmadım ve biraz anlattım gördüğünüz gibi…”Sushi’den bahsettiğini hiç duymadık Nil” dediğinizi duyar gibiyim ve bunun çok basit bir sebebi var: Yemedim :) Ben bir Sushi sever değilim. Hatta bir sene öncesine kadar daha çok bir “Sushi sevmez”dim. Sonra Los Angeles’ta Sugar Fish diye bir yerde yedik ve gerçekten hoşuma gitti. Bugün itibariyle, kendinize bir tepsi Sushi söyleseniz,ucundan tırtıklarım ama “bunlar benim dokunma” derseniz ona da üzülmem.

Neyse uzatmayayım, aklımda aslında tabi ki hazır oraya kadar gitmişken bir iki dal da olsa yemek vardı. Fakat tam sondan birkaç gün önce, sadece avokadolu yemekler yapan bir yere çok heves ederek girdim ve aynı oranda mutsuz ve midem altüst olarak da çıktım. O yumurtayı çiğ çiğ kırmayın öyle her haltın üstüne işte ya… Neyse sonraki günler kendimi çok test ettiysem de daha fazla çiğ bir şey yemeye tahammülüm kalmamıştı ve maalesef bu deneyimi yaşamadan ayrıldım. Biliyorum "inanamıyowrsunuz banaaaa" ama öyle :)

Enteresan bulduğum bir kaç konu ile ilgili son notlarımdan da bahsederek bu uzun yazıyı sonlandırıyorum. Bir sonraki durak Avustralya'da görüşmek üzere.

  • Japonya’da özellikle kadınlar, adeta kardan yapılmışlar gibi davranıyorlar. Güneşi gördükleri anda alınabilecek her önlemi alıyorlar. Eldiven, çorap, şemsiye, gözlük ve bunların varlığı yetmiyormuş gibi bir de gölgede durma. Trafik ışığı beklerken bile gidip 150mt ötedeki binanın gölgesinde duruyorlar. Japonya’da en iyi pazarlama taktiği üzerine “UV protection” yazmak, her türlü satarsınız.

  • Muhtemelen yukarıdaki noktayla da biraz bağlantılı olarak, bir deniz kültürleri yok. Yani bir ada ülkesi olmasına rağmen plajlarda güneşlenmek (hadi gölgelenmek olsun), denize gitmek falan gibi aksiyonlar görülmüyor.

  • Capon çocukları sürekli dışarıdalar. Bunda tabi biraz baharın gelmiş olmasının etkisi de var herhalde ama gittiğim her yer, gruplar halinde okul çocuklarıyla doluydu. Bu kadar çok açık hava aktiviteleri olması çok hoşuma gitti doğrusu. Hem eğlenip öğreniyorlar hem de bolca oksijen alıyorlar.

  • Eksik olan şeylerden biri bence açık havada oturma düzenleri pek olmaması. Parklar falan var ama mesela kafeler restoranlar çoğunlukla hep iç mekanları kullanıyor. Dışarıya masa atılmış oturulan yerler nadiren var.

  • Tüm güzelliklerine rağmen, insanlarının bir sosyalleşme ve iletişim kurma problemi olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Tabi ki dışa dönük değiller diye yanlışlar demek değil ama yüksek intihar oranının arkasında kendini dışarıya az açma, kucaklaşıp sarılmama gibi etkenlerin var olabileceği akla geliyor. Sanki yeni nesil bu konuda bir nebze daha yol almış gibi bu arada.

  • Japoncayı her ne kadar hiç anlamıyor da olsam, sadece merhaba / teşekkürler vb. kelimelerin söylenişinden, dili enteresan bir şekilde kullandıklarını söyleyebilirim. Bir dükkana giriyorsunuz mesela, biri size merhaba, hoşgeldiniz gibi bir şey söylüyor; dükkandaki tüm diğer çalışanlar da aynısını söyleyip bir de kelimeleri uzatıyorlar. Aynı şekilde alışveriş bitti, siz teşekkür ettiniz onlar da etti, yine aynı olay başlıyor. Bitmeyen bir “arigatto gozaimaaaaaas”, biri söylüyor, öbürü söylüyor, diğeri tekrar söylüyor. Bu böyle bir kaç tur devam ediyor, oradan uzaklaşıp sesler fade out edene kadar.

  • Hemen hemen tüm restoranların vitrinleri var ve vitrinde, içeride satılan yemeklerin plastikten yapılma birer örneği sergileniyor. Bir taraftan isimler fazla bir şey ifade etmediği için çok pratik, ama tabi bizim daha çok mağazalarda görmeye alışık olduğumuz bu vitrin mantığı baştan insana enteresan ve komik geliyor.

#Japonya #Miyajima #Kyoto #Takayama #Tokyo #Tapınak #Geisha #JRPass

153 views

kandisi kandisi® 2019