• nkutluk

Kosta Rika: Pura Vida!


Marino Ballena National Park, Uvita

Pura Vida, Kosta Rika’nın mottosu ve her fırsatta kullandıkları bir cümle. Anlamı “saf hayat / basit hayat”. Bu, onlara göre bir tür yaşam biçiminin tanımı. Kosta Rikalılar veya diğer adıyla “Tico”lar bu cümleyi günaydın, hoşçakal, her şey harika veya her şey yolunda gibi bir çok durumda kullanabiliyorlar. Dünyanın en mutlu ülkelerinden biri olarak biliniyor çünkü stres yapan bir toplum değiller, rahatlar ve hayata basit bakıyorlar. Zaten belki de bu bilgiler aşağıdaki upuzun yazıyı okumanıza gerek kalmadan Kosta Rika’nın ne olduğunu özetliyor.


Uzun zamandır uzun bir yol yapmamıştım bari doğum günümü de bahane ederek atayım dedim kendimi dünyanın bir başka ucuna. Zaten bu tür sene-i devriyelerimi Karayipler dolaylarında geçirmek artık bir alışkanlık oldu :P (bkz. 2016 Küba).


Şaka bir yana bilet uygun fiyatlı olsun falan derken 3 aktarmalı 26 saatlik bir yolculuğun içinde buldum kendimi.


Madem yolculuktan başladım, daha yazının başında yeni havaalanı ile ilgili fikrimi söyleyeyim, çünkü ben de bu seyahat ile ilk kez deneyimlemiş oldum. Bana kalırsa insanlar eleştirilerinde yanlış yerden gidip biraz abartıyorlar. Yeni havaalanına onlarca farklı sebepten ben de karşıyım; doğayı katletti, rüzgar etüdleri yapılmadı, kuşların göç yolları dikkate alınmadı, görünen o ki arılar da hesaba katılmamış, alt yapısında şimdiden problemler var ve zaten işlerliğinde hiç problem olmayan bir havaalanının ıskartaya çıkarılıp bu boyutta bir havaalanı yapılmasına gerek olmadığı için bana göre israftan başka bir şey de değil. AMA yok efendim içerde aktarma için 1.5 saat yürüdük, uçaktan ana binaya 45 dakika otobüs yolculuğu yaptık falan gibi şeyler söylenince diğer gerçek itirazlar da yara alıyor bana kalırsa. Açıkçası dünyanın bir çok havaalanında yürüdüğümden fazla yürümedim, uçak indikten sonra dikkate değer bir süre beklemedik ve boyuttan kaynaklanan hiç bir anormallik görmedim doğrusu, ne giderken ne de dönerken. İçerisindeyken normal, modern ve büyük bir havaalanı. T.C. vatandaşları için düşünülmüş otomatik pasaport gişeleri falan neden kullanılmıyor? Kullanılmamak üzere, sadece bir firmaya ihale kazandırmak için mi yapıldı? Bilmiyorum ama onun dışında bir anormallik görmedim açıkçası.


Fransız Kahvaltısı - Croissant & Kahve

Gelelim yolculuğa. Uçmaktan aslında korkan ya da daha hafif tabiriyle tedirgin olan biri olmama rağmen, farkediyorum ki aslında hedefe ulaşmadan önceki yolculuk sürecinden de çok keyif alıyorum. Tabii giderken daha çok, dönerken daha az keyif alıyorum ama onda bile yolculuğun uzun sürmesi, kafadaki geçişi daha kolay yapmaya yarıyor sanki. Paris’te 7 saatlik bir aktarmam vardı, ben de bu süreyi “sabah kahvaltısına Paris’e gittim şekerim” ukalalığı yapmak bir de sevgili Notre-Dame’a neler olmuş bir bakmak için fırsat olarak kullandım. Yalnız tropikal bir bölgeye giderken ve en fazla sıcağın altındaki yağmurlardan korunmak üzere giyinmişken, Paris’te 10 derece ve buz gibi yağmurlu hava beni biraz zorladı. Yine de titreye titreye gittim, o kahve & croissant & tartine kahvaltısını yaptım, yangından geriye kalanlara bakabildim ve Paris yağmurunda bolca ıslandım.


Şansıma Paris-Panama uçuşunda koskoca uçakta çıkış koltuğu vermiş oldukları için önümde parende atabilecek kadar alan vardı. Dolayısıyla 10 saatlik yolcukluk nispeten daha hafif geçti - yine de ertesi sabah ayak bileklerim bacaklarımla aynı boyuta gelmişti.


San Jose’ye vardığımda saat 19:30’du ve hava kararmıştı. Konum olarak ekvatora çok yakın olduğundan saat 17:30’da hava kararıyor ve sıcak havada bunun olması, daha geç kararmasına alışkın olan bizlerin metabolizmasını biraz karıştırıyor sanki, buna daha sonra geleceğim.


Normal şartlarda planım şuydu: havaalanına inince önceden ayarladığım arabayı kiralayacaktım, o gece San Jose’de bir yerde konaklayıp ertesi gün ver elini Uvita diyecektim. Her ne kadar sonradan ekstra sigorta çıkarma ihtimallerini göz önüne alsam da aracı Air France’ın sözde indirimiyle Firefly’dan kiraladığım için, bana verilen günlük 5 USD fiyatın geçerli olabileceğini de düşünüyordum bir taraftan. Neyse gittim rent-a-car bankosuna, önce beklediğim gibi hemen zorunlu kişisel sorumluluk sigortası girdi devreye ve fiyata günde 25 USD daha eklendi! Hadi bununla ilgili bir tahminim vardı zaten ama esas sorun bence bloke etmek istedikleri rakam. Eğer zorunlu olmayan sigortalardan biri yapılırsa karta 1200, hiç yapılmazsa 3000 USD blokaj koyup teminat almak istiyorlar. Bugüne kadar duyduğum en çılgın teminat talebi. Daha önce 500 USD’den fazlasını duymadım bile. “Arkadaş sizin Türkiye’deki dolar kurundan haberiniz var mı?” demek istedim, yoktur diye demedim! Neyse ki şansım yaver gitti (ki o anda şanssızlık olarak niteliyordum) ve arabayı o gece kiralayamadım çünkü POS’ları çalışmadı. Bir başka şans da şu oldu: kiralama firmaları havaalanının dışında bir yerde ve insanları oraya shuttle ile getiriyorlar. Gitmeden önce kalacağım hostel bana mesaj atmıştı ve “istersen havaalanından alalım, 25 USD’ye alırız, taksiyle gelirsen 40 USD tutar” demişti (evet fiyatlar genel olarak yüksek bu arada). Ben nasılsa araba olacak diye hayır demiştim. Tabii kaldım dımdızlak bu durumda. Ama o sırada kiralama şirketinden öğrendim ki… ta daaa UBER var (kalp kalp kalp) ve de toplam 16 USD’a kalacağım yere götürüyor. Tabi çok sevindim. Atladım gittim hostele, o gece artık yorgunluktan ölmek üzere olduğum için vurdum kafayı yattım. Sabah taze taze uyanınca aklım çalışmaya başladı ve hızlı bir internet taramasıyla VAMOS adlı şirketten bir araç ayırttım, gidecek olursanız size de tavsiyem bu. Neden derseniz, çoğu şirket kiralama fiyatlarının çıplak halini verirken Vamos “ne görüyorsan onu ödersin” politikasını benimsemiş. Online rezervasyon yaparken her şeyi detaylarıyla açıklıyor ve ne görürsen gerçekten onu ödüyorsun, üstelik makul bir sigorta ile 750 USD blokaj koyup konuyu kapatıyor. Özetle Kosta Rika’da araç kiralama ucuz değil. Aslında genel olarak hiç ucuz bir yer değil zaten.


Bu arada ülkeye ayak basar basmaz farkettiğim bir şey, insanların çok cana yakın ve çok yardımcı oldukları. Gerçekten hissedilir bir pozitif enerjileri var. Mesela toplam yarım saatlik yolculukta Uber şöförü o kadar çok bilgi verdi ki, nerdeyse yolculuk boyunca işime yaradı. Hangi uygulamaları indirmem gerektiğine kadar söyledi. Sonra yolda karşılaştığım herkes istisnasız, yan yana geçiyorsa “hola”, arabayla yanımdan geçiyorsa eliyle / flaşörle mutlaka selam veriyor. Herkes herkese. Bu medeniyet değilse nedir?


San Jose - Uvita arası yol

Maceraya dönersek, araba da tamam olduğuna göre, artık istikamet Uvita’ydı. Yol aslında topu topu 215 km olmasına rağmen, yaklaşık 4 saat sürüyor. Bunun 1 saati şehirden çıkmaya çalışırkenki trafik zaten. Kalan 3 saat ise paralı yollar da dahil hızın 100 km üzerine çıkamamasından kaynaklanıyor. Hatta 100'ü bulduğu bile az, çoğunlukla limit en fazla 80 km. Cezalar gayet ciddiymiş, dolayısıyla pek aşılamıyor. Belli ki o güzelim doğa içerisinde daha geniş otobanlar yapıp görüntüyü bozmak ve de doğadan çalmak istememişler (ne garip milletler var!). San Jose’deyken “bitki örtüsü hiç de tropikal bir izlenim vermiyor” derken, şehirden çıkıp aşağı doğru inerken tam da aradığım çeşitliliği bulmaya başladım. Pasifik Okyanusu’na paralel ilerlerken, sadece yolun güzelliği için bile gidilirmiş diye düşündüm.


Yol boyunca sadece tek bir yerde neredeyse denizin dibine yapılmış ve bizim klasik askeri lojmanlara benzeyen, çirkin, 3 blok bina gördüm. Tam “hah bunlar da burada saçmalamışlar” demek üzereydim ki bir baktım zaten inşaat yarım bırakılmış. Artık Karadenizli bir müteahhit bir kurnazlık mı yapmaya çalıştı n'aptı bilmem ama yememiş ve müdahale edilmiş gözüküyor. Umarım ortadan da kalkacaktır, hiç olmayacak bir görüntü çünkü.


Yeri gelmişken ve daha fazla devam etmeden, Kosta Rika hakkında bir kaç ilginç bilgi vereyim. 1948 yılında bir iç savaş yaşıyor ve hemen ardından savaşın kazanan tarafı ve ülkenin o sıradaki başkanı José Figueres Ferrer diyor ki “gelin biz bu orduyu kaldıralım bir daha da savaşmayalım”. Teklif zaten enteresan, bu teklifin kazanan ve gücü elinde bulunduran taraftan gelmesi ayrıca enteresan. Kaldırıyorlar ve etrafındaki ülkeler kaynamasına rağmen, o zamandan beri bir daha iç savaş falan çıkmıyor. Üstelik ordu için ayrılmış bütçe de eğitime, kültüre ve güvenliğe ayrılıyor. Bu sebeple ülkedeki eğitim düzeyi de İngilizce konuşma oranı da çok yüksek. Eğitimle beraber bilinç de gelişiyor ister istemez. Hiç bir tropikal ülkede göremeyeceğiniz kadar ciddi bir çevre bilinci var. En ufak yerde bile çöpler ayrıştırılıyor, kimse ülkenin en büyük gelir kaynaklarından olan eko-turizmi baltalayacak bir hareket yapmaya kalkışmıyor, herkes doğal hayatın korunmasının ne kadar önemli olduğunun farkında. 2009 yılında dünyanın en yeşil ülkesi seçilmiş, elektriğinin %98’i yeşil kaynaklardan elde ediliyor… saymakla bitmez yani, adeta biz! Ülke genel olarak otantizmini koruyor ama kurallar da tıkır tıkır işliyor. Beni bu açılardan gerçekten çok şaşırttı. Normalde bir latin kültüründen veya tropikal bölgedeki ülkelerden beklenmeyecek haller. Bu yönleriyle Tayland’dan da Bali’den de Meksika’dan da ayrılıyor. Fiyatlar mesela, tamam yüksek. Yani yeme içme, hediyelik eşya vs, ortalama bir gelişmiş ülkede ne kadar tutacaksa o kadar tutuyor ama anormal fiyat farklılıkları yok. 1’e bulduğun şeyi başka yerde 15’e bulmuyorsun. Regüle mi ediliyor, doğal olarak mı gerçekleşiyor bilmiyorum ama insana bir güven hissi verdiği kesin.


Uvita nefis bir küçük kasabacık. Esasen 1000 kadar nüfusu var. Anladığım kadarıyla özellikle son yıllarda daha popüler. Atlantik Okyanusu tarafında, eskiden beri gidilen daha çok surf turizmi olan Limón gibi bölgelerde durum nasıl bilmiyorum ama Uvita’da gözü rahatsız edecek türde hiç bir yapılanma yok. Bazı yapılar daha derme çatma görüntüde bazıları biraz daha lüks ama hiç biri bütünlüğü bozacak yapıda değil, bence ilk göze çarpan bu oluyor.


Playa Ventanas'ta son bulan küçük nehirden bir görüntü

Benim gittiğim zaman yağmur sezonunun başlangıcıydı. Neyse ki durmaksızın yağmıyordu ama her gün de yağdı doğrusu. Zaten böyle yağmasa o yeşiller nasıl fışkırsın. Enteresan olan sabahları yağmıyor ve bu anlaşılan genel bir doğa kuralı. Yağışlar hep öğleden sonra veya akşama doğru ve hava sıcak olduğu için çok da şikayet edilecek bir durum yaratmıyor. Tropikal bölge olduğundan bizim gibi 4 mevsimleri yok, sadece 2 mevsim: kuru sezon ve ıslak sezon. Benim zamanlamam, dediğim gibi, ıslak mevsimin hemen başına denk geliyordu. Aynı zamanda tabii düşük sezona da girmiş oluyorlar, onun için her yer oldukça sakindi, hiç bir yerde kalabalık diyebileceğim bir yoğunluk yoktu. Kötü olan, balinaların da olmadığı bir mevsim olmasıydı. Halbuki aslında Uvita’daki Marino Ballena, hem coğrafi olarak balina kuyruğuna benzeyen bir burunun olduğu bir plaj hem de balinaların gelip çiftleştikleri bir bölge ama ben gittiğimde onlar soğuk denizlere yol almışlardı bile. Belki bir gün yine gider, bu sefer Costa Rica’nın geri kalanını da gezer, hem de balinaları görürüm. İçimde kalan bir şey oldu doğrusu.


Uvita yeşil, yeşil ve daha da yeşil... bu aslında ülkenin geneli için de söylenecek bir şey. Bir insanın hayal edebileceği her yeşil tonu var. Uvita’nın artısı, bu yeşilin bittiği yerde incecik kumların ve denizin başlaması. Malum okyanus olduğundan gelgitler fazla, onun için de çoğu sahil yumuşacık, ıslak ve incecik kumla kaplı. Üzerinde çıplak ayakla yürümenin keyfi başka hiç bir zeminde yok bence. Tabii tüm bu “doğal hayat”, beraberinde canlıları olmadan olmuyor. Jungle diye tabir edeceğim bir çok yerde kaldım ama bu kadar çeşitlilikle hiç karşılaşmadım. Sahil irili ufaklı yengeç kaynıyor ve ayrıca denize uzak bölgelerde bile avuç içi boyutunda yengeçler var. Kuşların renkleri ve sesleri akıl almaz boyutta. Bizim burda elektrik direğinde görme ihtimalimiz olan 3 serçeye karşılık ordaki elektrik direklerinde 3 rengarenk muhabbet kuşu boyutlarında kuş, havada sürü halinde uçan papağanlar, tukanlar var. O kadar doğada görmeye alışık değiliz ki, bir an insanın aklından "herkes birden kuşların kafeslerini açtı da bunlar evden mi kaçtı?" falan gibi saçma bir fikir geçiyor. Sahildeki ağaçların üzerinde bir sürü maymun, bir yerde yürürken önünden sürü halinde geçen ve sanki ormanı kendi evlerine taşıyormuş kadar çok yaprak taşıyan kırmızı karıncalar, envai çeşit uçan ve sürünen hayvan, iguanalar, kaplumbağalar ve hatta timsahlar... Aslında bir de tembel hayvanın (Sloth) yurdu burası fakat onlar çok yavaş ve ağaçtaki renk ve dokularla bütünleşmiş olduğu için görmesi çok zor. Bir akşam dönüş yolunda önümden aniden siyah, küçük bir köpek boyutunda iki hayvan pıtı pıtı geçti. Tapir desem tapir değil, kuyruğu var, karıncayiyen desem kuyruğu daha dik ve tüysüzdü. Bir hayli araştırdım ama ne oldukları benim için hala bir muamma. Her sabah banyoda selamlaştığımız kertenkeleleri falan saymıyorum bile artık. Bu satırları okurken mutlaka “ıyyy” diyen olacaktır ama, ben ki böcekler konusunda zamanında kabuslar yaşamış biriyim, ne kadar çok doğaya yakın yaşarsam, bütün bu sürüngendi böcekti bilimum küçük haşeratla o kadar barıştığımı farkediyorum. Yani oradayken sanki ben onların evine girmiş gibi hissettiğim için bir anlamda misafir psikolojisine giriyorum. Aniden yerimden sıçradığım anlar olabiliyor ama gerçekten anlık.



Esas, giderken beni en tedirgin eden konu sivrisinekler ve keneydi. Malum ıslak sezona giriliyor, sivriler de nemli havayı seviyor. Bir de genel olarak bana bayılıyorlar. Kaşınmaktan hoşlanmıyorum falan orası doğru da daha büyük problem Dengue ve Zika virüslerinin de olduğu bölgeler olması. Gerçi, yine Kosta Rika bu konuyla sistematik olarak savaşıyor ama ona rağmen her taraf bu hastalıklarla ilgili uyarılarla dolu. Öncelikle şunu öğrendim ki, bu virüsü ordan oraya taşıyan sivrisinekler siyah beyaz çizgiliymiş. Psikopat gibi her an sivri sineklerin renklerine baktım. Benim etrafımdakiler hep siyahtı, ordan bir rahat ettim. İkinci olarak bayağı bir orman içi ve nemli hava kombinasyonu yaşamış olmama rağmen oldukça az ısırıldım. Neden? çünkü ayağımda kollarımda sivrisineğe karşı bileklikler, gerekirse kullanmak üzere OFF türü bir koruyucu ve bunlar yetmezmiş gibi, kıyafetlerin üzerine sıkılan Permethrin vardı. Çok ormanlı yerlere giderken kolları bacakları ve boynu kapatacak şeyler giydim ve hepsinin üzerine de Permethrin sıktım. Bence de biraz abarttım ama bir kaç ısırığa maruz kalmakla beraber herhangi bir virüs taşımadan gelmeyi başardığımı sanıyorum.


Havadan bahsetmiş miydim? Nem oranını şöyle ifade edeyim, deniz mi daha nemli yoksa hava mı emin değilim. Ben nemle barışık biriyim nasıl oluyorsa, onun için yaklaşık 1 saatte falan alışıyorum ama ortalama bir kişinin solungaçlarının çıkması için muhtemelen yarım gün kadar beklemesi gerekecektir. Sonuçta mutlaka alışılıyor. Beni tek zorlayan zaman var o da Nauyaca Şelalesine giden 4 km’lik yolu yürürken. Sabah daha saatin 10'u olmasına rağmen hem müthiş sıcak hem de nefes alınamayacak kadar yoğun bir nemde yürüdüm. Yanımda su vardı ama ayağımda da spor ayakkabı yerine flip floplar vardı. Biraz hazırlıksız ve beklenmedik bir yol oldu ama neyse ki yürüyüş sonu harika bir şelaleye varıyordu ve kendimi önündeki gölün sularına bırakınca yola değdi. Enteresan şekilde dönüşte aynı sıcaklık ve nemi hissetmedim. Yol da daha kısa geldi hatta. Vücut su ile soğudu diye mi öyle yoksa nem seviyesi mi düşmüştü emin olamadım doğrusu.


Nauyaca Şelaleleri

Saatlerle ilgili konuya gelirsek, bunun içerisinde jetlag etkisi de var mı bilmiyorum ama benim uyku düzenim tamamen değişti. Şöyle ki; hava 17:30'da kararınca, saat 20:00 olduğunda sanki normal zamanda gece yarısı olmuş gibi bir his geliyordu. Onun için de saat o civarlara geldi mi gözlerim kapanıp cumburlop yatak moduna giriyordum. Yüksek sezonda da böyle mi bilmiyorum - ve muhtemelen değildir- ama Uvita’daki mekanlar da sakin. Akşam saatlerinde servise devam etmelerine rağmen öyle kalabalık olup da gidip sohbet edilebilecek çok yer yok. Dolayısıyla uyumak en iyi seçenek oluyor. Tabii bunun etkisi sabah bazen 3:30 bazen de 5:00 dedi mi uyanmak şeklinde kendini gösteriyor. Tam da 5:00-5:30 gibi hava aydınlanıyor ve doğanın güzelliği karşısında her sabah yeniden hayrete düşüp uykun açılıyor. Kahvaltı edilebilecek yerler 7:00'de açılıyor. O saate kahvaltı yapınca, bu sefer ilerleyen saatlerde yine gün çok uzunmuş gibi geliyor. Bir tür kısır döngü. Zamanımın yarısı saate bakıp "a aah?" demekle geçit desem yeridir. Bunun yanında güneşle kalkıp güneşle yatmak çok çok iyi geldi bana bir hafta boyunca.


Hava çoğunlukla bulutlu olmasına ve sahile gittiğim saat aralığı maksimum 8:30dan 10:00-11:00’e kadar olmasına rağmen, ekvator güneşi hiç bir şeye benzemiyor. Her ne kadar döndüğümde herkesten “hiç yanmamışsın” yorumları aldıysam da onlar beni herhalde zenci olarak bekliyorlardı, çünkü gerçekten ciddi ciddi yakıyor. Üstelik gölgede bile.




Yolculuğun ilk bölümünü bağlamak gerekirse son bir kaç notum şöyle:


Araç kiralarken mutlaka 4X4 tercih etmek gerek çünkü off-road çok yer var. İkinci yazıda Monteverde'den bahsedeceğim zaten ama şelalenin arabayla gidilebilen yere kadar olan bölümü bile zorlardı. Zaten 4X4 olmayan araçları yağmurlu havada o yola sokmuyorlar.


Vamos, istenirse günlük ekstra 5 USD karşılığı hatlı bir telefon da sağlıyor. Ama onun yerine Claro'dan 10 USD'a 3 GB internetli paket almak, bütün hafta rahatlıkla idare ediyor. Bu arada yollarda navigasyon için Waze indirmek gerekiyor. Google kesinlikle yanlış yollara sokuyor dedi Uber şoförüm. Bunu zaten daha önce de duymuş ve indirmiştim.


Ben kullanmadım ama bir başka app tavsiyesi de, eğer toplu taşımak kullanacaksanız Moovit. Son derece verimli olarak işliyormuş. Rent-a-car krizi sırasında biraz araştırdığım için söyleyebilirim ki, şehirlerarası otobüs ve sonra da yerel toplu taşımayla da macera dolu güzel bir tatil yapmak mümkün.


Uvita'da hemen hemen bütün plajlar paralı. Bazıları girişte para alıyor (mesela Marino Ballena) çünkü bu zaten doğal hayatı korumaya gidiyor. Bazıları park yerine ve/veya şezlonga para alıyor. Ama mesela Playa Piñuelas ücretsizdi. Yüksek sezonda böyle mi bilmiyorum. Orada bulunduğum sürede gittiğim plajları, benim yanlı bakış açıma göre güzellik sıralamasına sokmak gerekirse;

  1. Marino Ballena: yukarıda da anlattığım Balina şeklinde bir burnu olan sahil. Burası zaten bir ulusal parkın parçası. Ayrıca buraya giriş yaptıktan sonra başka plajlara da gün boyunca aynı biletle giriş yapılabiliyor. Hiç bir yer görmeyecekseniz bile burayı mutlaka görmelisiniz. Girişten balina kuyruğuna kadar 2 km uzunluğunda ve herhalde 500 metre kadar da bir genişilikte, sadece kumdan oluşan, bir tarafında okyanus diğer tarafında palmiye ağaçlarından ormanın olduğu, akıl oynattırıcı güzellikte bir sahil. Rüyalarıma giriyor hala, o derece.

  2. Playa Piñuelas: Ballena gibi yine kum, deniz, palmiye üçlüsü ama daha küçük ölçekte. Yüksek sezonda ne kadar doluyor bilmiyorum ama böyle sakin kalıyorsa tam bir cennet.

  3. Playa Ventanas: Burası bir şekilde en popüler plajlardan biri. Kumda ve gölgede oturulabilecek çok yer var, okyanusa açılan güzel iki tane mağarası var, küçük satıcıları var. Tatlı bir yer. Otopark paralı, şezlonglar paralı ama giriş için başka bir şey alınmıyor ve şezlong almak da şart değil. Bir sürü kütük var oturulabilecek veya ser yere havlunu gitsin.

  4. Playa Tortuga: Burası aslında adından da anlaşılacağı gibi kaplumbağaların olduğu bir plaj. Fakat aynı zamanda timsahlar da var ve ne yalan söyleyeyim ben biraz da onun endişesiyle fazla ilerleyemedim burada. zaten ciddi de bir sivrisinek saldırısına uğradım adım atar atmaz. Onun için burayı çok sevmedim ama benim bu sevmememi de referans almayın, çok beğeniliyor.

Kasabanın içerisinde kapalı bir pazar yeri var. Burada çarşamba günleri kurulan pazarda hem yerel yemekler, meyveler, meyve suları, kahveler var hem de el işi takılar, organik ve ekoloji dostu ürünler var. Çok büyük bir pazar değil ama gezmesi keyifli ve hoşa gidecek şeyler bulunabilir.


Hindistan cevizi suyu görünce pek bir heyecanlandım ama maalesef susuzluğu gidermekte her zaman birebir olsa da çok lezzetli değildi. O konuda Tayland’ın eline su dökebilen maalesef yok.


Gelgelelim muzlar inanılmaz. Bazıları bizim yerli muz boyutunda bazıları onun bile yarısı kadar, tam anlamıyla parmak boyunda. Lezzet olarak ise “yok böyle bir şey” seviyesinde. Ben ki muza düşkün değilimdir, her gün kaç tane yedim bilmem. Bu arada ananas ve mango da, beklendiği üzere çok lezzetli. Bunları güneş bu hale getiriyor heralde. Başka tropikal meyveler de var ama beni özel olarak şaşırtan bir meyve keşfim olmadı.


Ve tabi kahve gerçekten leziz. Bol bol için, biraz evinize alın götürün, iyi kahvenin kaynağındasınız.


Araştırmalarım sonucu gittiğim ve test edip onayladığım bir kaç mekan tavsiyesi:

  • Birbirinden enteresan Margaritalar için —> Carlito’s - ananaslı acılı margarita içtim ve bayağı iyiydi. Bir de kuşburnulu ve tuzlu margarita denedim o da enteresandı.

  • Sabah kahvaltıları için —> Sibu - oturup laptop ile çalışmak için de güzel, kahve içmek için de. Hem kahvaltı çeşitleri zengin hem de pastane türevi ürünleri var. Eggs Benedict’i ise özel olarak tavsiye olunur. Eve götürürken aldığım kahveyi de buradan aldım, üstelik de organik.

  • Pizza için —> Pizzeria La Fagota - bence pizzaları ile ilgili övgüler biraz abartılı. Pizzası güzelse “mükemmel bir İtalyan” değil, ama çorbaları çok iyi.

  • Sabah kahvaltısı, öğle yemeği veya iyi bir “Gallo Pinto” (Kosta Rika’nın pilav ve siyah fasulyeden oluşan geleneksel yemeği) için - Las Esferas Cafe

  • Uygun fiyatlı ve lezzetli yemekler için “Soda”lar (benim denediğim Soda Ranchito Dona Maria) - Soda Kosta Rika’nın yerel restoranları. Hem fiyatları uygun hem de lezzetli. Ben sabah kahvaltısı için tavada domatesli falan bir yumurta istedim, resmen soğanlı menemen. Çok da lezzetliydi doğrusu.




Şimdi siz bunu okurken ben de seyahatin geri kalanını yazmak üzere burada bitireyim, aksi takdirde bu yazıyı blogda yayınlamak yerine PenPape’de kitap olarak yayınlamam gerekecek. Monteverde yolunda tekrar görüşmek üzere.


Pura Vida!

kandisi kandisi® 2019