• nkutluk

Kosta Rika ve Bulutların İçindeki Ormanları


Monteverde Cloud Forest Reserve

Orijinal plana göre dönüş öncesi son 1 gece Arenal Volkanı’nın olduğu bölgede kalacaktım. Fakat Uvita o kadar güzel geldi ki ondan vazgeçtim. Arkasından Nauyaca Şelalesine yürüyüş sırasında, bu sefer doğa yürüyüşünün ve böyle derin bir ormanlık bölgede yürümenin, bütün boğucu sıcağa rağmen, ne kadar güzel ve ödüllendirici olduğunu hissettim. Bunun üzerine biraz da, zaten aklımın kaldığı Monteverde’ye gidip bir de bulut ormanlarının içerisinde yürüyeyim dedim.


Uvita ve Monteverde arası 240 km ve yaklaşık 4 saat. Yol bir yere kadar San Jose’den gelen yolun aynısı. Yine yeşiller yeşiller, okyanus veya bir nehir… sonra yeşil, yeşil, dikkat iguana geçebilir tabelası, yeşil, yeşil falan diye gidiyor.


San Jose ayrımından sonra ise şöyle diyor GPS “50 km yol var ve 1,5 saat sürecek”. İlk tepkim, “haha, olur mu canım öyle şey?” oluyor. Biraz gidiyorum, 20si geçti bile diyorum ama Waze “30 km ve 1 saat 10 dakika” diyor. Kesin bir hesap hatası ver diye düşünürken, sağdan bir yol ayrılıyor, ayrımda bir benzinci var onu görüyorum, sonra yavaş yavaş yukarı tırmanış başlıyor ve nihayetinde o 30 kmlik yol gerçekten 1 saat 10 dakika sürüyor.


Ama ne tırmanış…. Bir kere 4X4 olmadan mümkün değil çünkü yolun kayda değer bir bölümü toprak ve taşlı bir zemin. İkinci ve daha dramatik olanı, önünde 30 km yol var ve benzin göstergesi 145 km daha gider diye gösterirken, her 1 km’de benzin göstergesinin 5 km ve üzerinde azalması. Kaba bir hesapla, hostele kadar varmam mümkün değil gibi. Aşağıdaki son dönemeçten neden benzin almadım ki diye söylenmeler başlıyor. Yol zaten zor, bir de benzin stresi, akşam oluyor, hava kararırsa nasıl çıkılır burası diye düşünüyorum. Daha da önemlisi benzinlik olabilecek hiç bir belirti gözükmüyor. Hadi çıkmasına çıktım diyelim, geriye nasıl döneceğim? Ama tepede bir hostel olduğuna göre herhalde bir şeyler olsa gerek diye düşünüyorum. En kötü bir bidon bulunur, bir motorsiklet vardır, atlanır gidilir gelinir vs. Böyle bir derdi olan ilk insan da ben değilim herhalde.


Bir saate yakın bir süre sonra ve son 5 km’ye girmişken yol düzelmeye, daha fazla araba geçmeye, tek tük yerleşimler ortaya çıkmaya başlıyor. Yavaştan, kasabayı andıran bir yere giriyor olduğumu görüyorum. Bir de Mercato tabelası gördükten sonra “kesin burda benzinci de vardır diyorum”. En son 200 metrede, haritanın verdiği yola göre, (neredeyse) bir duvara tırmanmak gerekiyor… O benzinsizlikle en son aşamada bir kahkaha atıp “buna da kabul” diyorum ve nihayet hosteldeyim! Kalan benzin 20 km yol gidebilirsin diyor.



Chillout House Recycled Hostel

Hostele girer girmez, “benim bir oda olacaktı”dan da önceki cümlem “Lütfen burda bir benzinci olduğunu söyleyin” oldu. Neyse ki biri 1 diğeri 1.5 km ötede iki tane benzinci doluğunu söylediler de rahatladım. Hostel’in kendisi de oldukça renkliydi. Chillout Recycled Hostel, adından da anlaşılacağı üzere dönüştürülmüş bir hostel. Eskiden kendi evleri olan yeri, dışarı doğru uzatıp üzerini kapatarak geniş ve yüksek tavanlı bir genel kullanım alanına çevirmişler. İçerideki her şey eskiden bir şeymiş, şimdi başka bir şey. Örneğin sabah üzerinde kahvaltı edilen barımsı alan daha önce bir yatak bazasıymış, paletlerden mutfak tencerelerinin asılacağı bir askı yapmışlar, şişelerden dekoratif aydınlatmalar vs. Ranza düzeni olan bir oda yok sanırım ama her oda yalnızca bir yatak, bir iki tane raf ve bir pervaneden ibaret. Özel bir oda içi konforu yok ama güzel dekore edilmiş, geri dönüştürülmüş ve dost canlısı bir hostel. Akşam orada kalan Quebec’li ekiple shot partisi bile yaptık: birer tane yanarlı dönerli Romen içkisi (ne alaka bilmiyorum) Sambuca birer tane de Kosta Rica içkisi Guano Cacique. Birer tane diyorum ama ben o kadarla eşlik ettim ve sonra zaten bayılmak suretiyle uyudum. Onlar benden önce başlamışlardı ve benden sonra da devam ettiler. Odamın “penceresi” (tırnak içinde, çünkü aslında içeriye bakan bir pencere) sadece üzerine perde takılarak ana holden ayrıldığı için, bütün sesler içerideydi, fakat ben ilk 5 dakikadan sonra derin uyku diyarını boylamıştım zaten.



Monteverde 1500 metre kadar yukarıda olduğu için Uvita kadar sıcak değil tabi ama akşamki hafif serinliği saymazsak, hala kısa kolluyla gezecek kadar sıcak. Sabah ormanlardan orman beğenmek üzere bir kaç küçük araştırma yaptım. Hepsinin girişi paralı, bazılarında tura katılmak zorunlu ve açıkçası çok da ucuz değil. Yapmak istediğimden emin olduğum bir şey varsa o da bir asma köprüden geçmekti. Asma köprüleriyle bilinen ulusal parklardan biri Selvatura, 15 tane kadar asma köprüsü var fakat hepsinin içerisinde en pahalı olan da burası. Bazı eğlenceli zipline’lı ATV’li turlar var ama onlar da aşağı yukarı Universal Studios veya Disneyland fiyatlarına. Enteresan tabi ama o kadar para harcamaya niyetim yoktu açıkçası. Sonunda kararımı Monteverde Cloud Forest’tan yana kullandım. Adam gibi bir tane asma köprüsü var, güzel bir parkuru var. İstersen kendin geziyorsun, istersen rehber alıyorsun ama onu bile alsan fiyatlar uçmuyor. Giriş 17 USD ve eğer rehber istersen 17 USD daha.



Avustralya ile koala ne kadar özdeşleşmişse, Kosta Rika ile de tembel hayvan (sloth) o denli özdeşleşmiş durumda. Daha önce bir koala kucaklaşması yaşamış biri olarak bu defa da bir tembel hayvana sarılabilirim hayali ile gitmiştim aslında. Fakat burada durumlar biraz daha farklı. Daha önce söylediğim gibi, tembel hayvanla doğada karşılaşmak bir hayli zor. Zaten ormanın içine girip de ağaçların üzerine bakınca hemen bunu hissediyor insan. Ağaçlar bir hayli yüksek ve sık, ağaçların yosunlanma ve yapraklanma yapısına bakınca da her şey tembel hayvan gibi gözüküyor. O mesafeden bir ağaçla bir tembel hayvanı ayırt etmek neredeyse imkansız. Rehberler ellerindeki teleskoplarla bile nadiren bulabiliyorlar. Sarılmak konusuna gelince, o zaten mümkün değil. tembel hayvanların yakından görülebileceği tek yer hayvan koruma sığınakları. Buralarda yaralanmış hayvanları tedavi ediyorlar, fakat hayvanlara dokunmak mümkün değil. Doğal hayatı dışında kafesteki hayvanı ziyaret etmek de bana cazip gelmedi doğrusu.


Monteverde’nin Cloud Forest olmasının nedeni, bulutların arasındaymış gibi gözüken sürekli sisli bir havası olması. Bir anlamda belki de bulutların içinde zaten. Örneğin önceki yazıda bahsettiğim Nauyaca Şelalesi’nin olduğu orman bir yağmur ormanıydı. Kosta Rika, tüm gezegenin bio çeşitliliğinin %5’ine ev sahipliği yaptığından, burada her tür ormansı alanı bulmak mümkün. Aslında toplamda 6 değişik orman türü var ve ben ancak ikisini ziyaret edebilmiş oldum.


Asma köprüde bu kadar saçma bir poz veren ilk insan olmak istedim... evet

Geziye dönecek olursak, bence doğru bir seçim ve oldukça makul bir yürüme rotasıyla, ormandan bu kısa zamanda almak istediğim tüm keyfi ve heyecanı aldım. yaklaşık 2,5 saat süren parkurdan ilerledim, ilk başladığım anda bir rehberin başka bir grup için tespit ettiği tembel hayvanı çok uzaktan ve rehberin teleskobundan da olsa görebildim, çıplak gözle maalesef göremedim. Yeşilin tonlarına ve bitkilerin birbiri üzerine yerleşerek oluşturdukları karman çorman bitkisel yapıya, aralardan fışkıran rengarenk çiçeklere veya yemişlere (denemeye cesaret edemesem de) bayıldım. Ormanın bir noktasında Continental Divide (Kıtasal Bölme) diye adlandırılan varsayımsal çizginin tam ortasından aşağı baktım ama tabi tek gördüğüm şey ağaçların tepeleri ve bulutlar oldu. Burası aslında kısaca tüm Amerika kıtasını kuzeyden güneye geçen ve akarsuların hangisinin Atlantik, hangisinin Pasifik okyanusunu beslediğini gösteren çizgi diye açıklanabilir. Parkurun bir noktasında güzel bir asma köprüden de geçtim, aslında oldukça yüksek ve yukarıdan görüntü gerçekten harika ama insana aşırı yüksekteymiş hissi de vermiyor yine de, çünkü sonuçta ağaçların tepelerini görünce sanki yer de yakındaymış gibi hissediliyor. Sonra Tarzan’dan bildiğimiz asmalar vardır “Aaa aaaa”diye oradan oraya sektiği. Hah işte onlara benim aklım hiç ermezdi, “nasıl tutsun koca adamı, akıl var mantık var” diye… ay vallaha da varmış, halat gibi asma dalları iniyor aşağıya.


Bütün bu turlara ormanlara ev sahipliği eden kasabanın adı da Santa Elena. Tek başına orada kalmanın bile çok keyifli olacağından hiç şüphem yok. Bir sürü restoran, kafe, tur operatörü ve hediyelik eşya dükkanı dolu, şirin bir kasaba. Hostel de burada aslında ama biraz daha merkezin dışında, merkez ise haliyle daha renkli. Yeri gelmişken hediyelik eşya dükkanlarından da bahsedeyim: Aslında bu havaalanında daha da fazla hissediliyor ama şimdiye dek görmediğim kadar orijinal, renkli ve güzel tasarlanmış şeyler bulmak mümkün. Tabi yine magnet var, anahtarlık var ama onun dışında çok güzel t-shirtler, çantalar, cüzdanlar, kahveler, çikolatalar ve bir sürü güzel tasarım başka şey var. Ayrıca bu hediyeliklerin bir çoğunda da gelirin bir kısmı ekolojik hayatı destekleyecek yerlere gidiyor.


Yarım günlük Monteverde turu sonrası, ki sabah hayat yine neredeyse gün doğumuyla başladığı için bir gün değerinde sayılır, istikamet artık son gece için San Jose’ydi. Monteverde’den 3 saatlik bir yolculukla ulaşılabiliyor ve bunun son 1 saati -hatta belki daha fazlası- çoğunlukla şehir trafiğinden kaynaklanıyor. Küçücük ülkede bu kadar trafik beklemiyor insan ama San Jose’de ciddi bir şehir trafiği var ve ben bir cuma akşamı iş çıkış saatinde şehre girmeye çalışınca haliyle daha da ağır oluyor. Şehre 27 no.lu otobandan girerken, ilk giriş noktasındaki bölge, konsolosluklar ve üst gelir grubunun oturduğu bölge. Waze’in trafiği atlatmak üzere ara yollara daldırması sonucu gerçekten harika evlerin ve sokakların olduğu bir mahalleyi de görme şansını yakaladım. Daha önce bahsettiğim gibi herkesten “San Jose’yi boşver” geri bildirimi aldığım için başkenti planlarıma katmamıştım ama bir daha gidersem kesinlikle bir günü ayıracağım.


Paseo Gastronomico La Luz


Bir defa oldukça renkli bir gastronomik bölgesi (Paseo Gastronomico La Luz) var. Gece ışıl ışıl ve çok hareketli, dinlediklerimden anladığım kadarıyla Kosta Rika’nın Cihangir’i gibi bir bölge burası, müzisyenler, sanatçılar vs, hepsi burada takılıyor. Benim olduğum gece, onların çok saygın Valter Ferguson diye bir şarkıcılarının 100. yaşına girmesi sebebiyle bir tribute gecesi vardı ve Kosta Rika’nın tüm önemli sanatçıları da sahne alıyordu. Konser dağıldıktan sonra tüm müzisyenler de yine bu bölgedeki barları ve restoranları doldurdu.



Pandeli Cafe'nin kahvaltı menüsü

İnsanın inanası gelmiyor ama San Jose’de yaklaşık 25 kişilik bir Türk nüfusu bulunuyor. Ayrıca Sofia adında kökeni Türkiye kendisi Akdeniz mutfağı bir restoran var. Hem yemekleri çok iyi ve özgün (kebapçı değil yani!) hem de bölgede oldukça popüler. Onun iki bina yanında bir de Pandeli diye pastane var, burası da yine özü itibariyle bizden ve hiç beklemeyeceğiniz şekilde zeytinli peynirli domatesli geleneksel kahvaltımızı, hatta ve hatta poğaçayı bulma şansınız var. Bunu nerdeyse Avrupa’da bile bulmak zor! Hikayelerini anlatsam yeni bir yazının konusu olur, onun için ipuçlarını buraya bırakıp, keşfetmeyi size bırakıyorum ama son gece, diğer günlerin aksine, gece yarısını devirecek kadar uzadı muhabbet.



Ertesi sabah maalesef artık dönüş zamanı gelmişti. Sadece şöyle bir şehrin daha da merkezinden geçecek vaktim oldu sonra da önce arabayı bırakmaya ardından da havaalanına doğru yol aldım. Gelirken Panama havaalanının döküklüğü karşısında gerçekten çok şaşırmıştım. San Jose’nin ise alakası yok, hatta erken gidin ve incik cincik her şeyi inceleyin, kahve ve çikolata tadımları yapın falan diyeceğim. Dönüş yolunda, gelirkenki 7.5 saatlik Paris aktarmasına karşılık bu kez 4.5 saat Bogota ve 5.5 saat Paris aktarması vardı, fırsat bu fırsat, sadece havaalanından da olsa Bogota’yı da görebildim ve listemin ilk sırasına yerleştirdim. Hem büyük ve oldukça güzel bir havaalanına sahip hem de sadece orada gördüğüm el işi güzel takıları, çantaları yapanları ve yaptıran kültürü görmek için bile giderim. Bu arada, belki bu Güney Amerika sayılmaz ama, böylece ayağımı basmadığım tek kıta Antartika olmuş oldu (oley!). Ama dikkat çeken bir şey varsa, o da Kosta Rika’da neredeyse yoldan geçen herhangi biriyle bile İngilizce olarak anlaşabilirken, Kolombiya’da havaalanındaki satıcıların bile tam olarak İngilizce konuşmamasıydı. Eğitime ülke gelirinin %7'sini (ki bu dünya ortalamasında %4.4) ayırmanın karşılığı da bu işte.


Gitmeden önce Kosta Rika benim için güzellik yarışmalarında ara ara son 5e kalan güzellerinden başka bir şey ifade etmiyordu. Gittiğimde o tür bir güzellikle de karşılaşmadım doğrusu. Bunun yanında büyük içtenlikle ve aklıma bile gelmeyecek bir bilinç seviyesiyle karşılaştım. Tabi doğal güzelliğinin bunların hepsinin ötesinde çarpıcı olduğunu da atlamamak gerek.


Kısacası iyi ki gitmişim ve dilerim bu artık Amerika’nın güneyine doğru hareket etmek için de ilk adım olur.


Pura Vida!

kandisi kandisi® 2019