• nkutluk

Ortaçağ Dekorunda Bir Şehir:  Prag

Updated: May 24, 2019



Önceki yazıda, ani bir kararla Berlin ziyaretimizi sonlandırıp Prag’a erken geçtiğimizden bahsetmiştim.

Kısaca özetlemek gerekirse, orijinal plana göre, Berlin’den gece 3 gibi otobüse binecek, geceyi yolda geçirecek ve sabah erkenden Prag’da olacaktık. Fakat sağlık durumları nedeniyle, daha erken saatlerde bir otobüse hemen atlamaya karar verdik. Kalacak olduğumuz hostelde bir önceki gün için yer olmadığından bir gece için başka bir otelde yer ayırttık. Odayı booking.com verilerine göre tam onda bir fiyata tuttuk ve süper bir odada kalacağız diye düşünerek yola çıktık.

Yaklaşık 4,5 saatlik bir seyahat sonrası, gece yarısı gibi Prag tren garına vardık. Yanımızda hiç Çek Korunası olmadığı ve çevrede bir ATM de göremediğimiz için Uber çağırmaya karar verdik. Bu arada ben zaten taksiciler tarafından kazıklanmaktan özel olarak nefret ettiğimden, ilk defa gittiğim ve Uber’in hizmet verdiği her şehirde taksi, yerine Uber'i tercih ediyorum. Hem ne ödediğim belli, hem yol belli, çoğunlukla güvenilir, vs. Fakat bu girişim sandığımız kadar kolay da olmadı. Flixbus bizi tren garının karşı tarafında bıraktı. Bizim ise karşıya geçmemiz ve otobüs duraklarının bulunduğu yerden araca binmemiz gerekiyordu. Yol bölünmüş yol, dolayısıyla asansör ile gara inip içeriden geçmemiz lazım. Önce ilk asansör bir türlü gelemedi. Denediğimiz diğer asansör geldi fakat gara inip çıktık aynı yerdeyiz! Bu arada hatırlatmam gerekir ki İrem çok hasta, bayılmak üzere ve sırtında 20 kg.luk bir sırt çantası var. Çantaları değiştik, o benimkini çekiyor, ben onunkini sırtladım ama hala durumumuz zor. Bir daha indik, karşıya geçtiğimizi düşündüğümüz bir noktaya geldik, asansör çalışmıyor, yürüyen merdivenler bakımda ve yürüyerek çıkmamız imkansız. Deliricez! Garın içinde kafasız tavuklar gibi 20 dakika kadar dolaştıktan sonra, nihayet nerden çıkacağımızı bulduk. Uber şöförümüzle de buluştuk, otelin yolunu tuttuk. Bir iki adres bulamama sorunu sonrası oldukça kısa bir mesafede ulaştık.

Güya 3 yıldızlı olan otelin tabi yıldızlarla pek de bir yakınlığı yok. İrem’in tanımıyla Uşak’ta bir motele check-in yapıyor gibiyiz. Resepsiyonist zaten evde yok…Önce rezervasyonumuzun olmadığını söyledi. Vallaha ağlayacaktım. booking.com teyidini gösterdim “hmm dedi”. Sonra fiyatı sordu. Dedim €68 :) Pek de inanmadı bana, yine teyit emailini gösterdim, bu sefer inandı ve bize formlar verdi. Biz formları doldurduk, o da bilgisayara girmeye başladı. Ya da belki başlamaya çalıştı demeliyim. Dakikada bir tuş, inanılır gibi değil! Otelin kapısından girdiğimizden yarım saat geçtiğinde adam hala tuşlara basıyordu ve İrem artık ruhunu teslim etmek üzereydi. Resepsiyonist aslında iyi niyetli ama hem İngilizce çat pat, hem bilgisayar küt pat gerçekten zorladı bizi. Yaklaşık kırkbeşinci dakika civarı check-in tamamlandı ve odamıza geçtik. Odada çarşaflar temiz, banyo tuvalet odanın içinde ve o an için ihtiyacımız olan tek şey bunlar zaten. Hemen üstümüze bir şeyler geçirip uyuduk.

Sabah ben erken uyandım, kahvaltı tabir ettikleri şeyden midemi bastıracak kadar bir şey attım ağzıma, İrem’e de küçük bir peynirli sandviç yaptım. Otel ile ilgili en iyi iki özellikten biri, esas kalacağımız yere 400 metre mesafede olması, diğeri ise check-out saatinin 12 olmasıydı. Böylece İrem’i son dakikaya kadar uyandırmadım. Kahvaltı sonrası İrem’in çantasını sırtlanıp kalacağımız hostele yürüdüm. Dışarıdan kendini pek de belli etmeyen bir binada bir zile korka korka bastım ama doğru zilmiş. Kapı açıldı, kocaman İtalyan tipi 5-6 metre tavanlı bir koridor ile avluya açılan, eski ve oldukça bakımlı bir bina ile karşılaştım. Hosteli işleten Amerikalı son derece cana yakın bir adam, hostelin işletildiği dairelerin sahibi de aynı derecede sempatik bir Çek. Her dairede bulunan iki odanın her biri, bir rezervasyona tahsis ediliyor. Banyo, salon, buzdolabı ortak, odalar ise son derece geniş. Ben görür görmez bayıldım.

Geri döndüm, İrem’i uyandırıp toparladım, otelden çıktık ve hostele geçtik. Fakat hastalığın üçüncü gününde olmamıza rağmen hala İrem çok kötü hissediyordu. Bunun üzerine ciddi ciddi İrem’in geri dönmesini düşünmeye başladık. Eğer önümüzdeki bir kaç günü de otel odasında yatarak geçirecekse, evde yatması daha mantıklı olacaktı. Hem uçak biletini değiştirebilmek için hem de artık beni endişelendirmeye başlayan halsizliğin arkasında başka bir sıkıntı olmadığından emin olmak için doktora gitmeye karar verdik. İşte şu hiç işe yaramadığını düşündüğümüz seyahat sigortaları tam da bu durumlarda işe yarıyor.


Google Trips , şehirler ile ilgili görülecek yerler, yerel tercihler ve yürüme rotaları gibi fikirler vermekle beraber, acil durumlar için pratik bilgiler de sağlayan oldukça faydalı bir aplikasyon. Buradan bir kaç tane hastane önerisi bulduk. İrem’in erkek arkadaşı Deniz daha önce Prag’da okuduğundan, onun da önerileri oldu. İngilizce konuşulduğunu öğrendiğimiz bir poliklinikte karar kılıp gittik. Öncesinde sigorta şirketini de arayıp yapılması gerekenleri teyit ettik.

Çok az bekledikten sonra doktor İrem’i gördü. Tahmin ettiğimiz gibi soğuk algınlığı teşhisi koydu. Virüs olmadığından emin olmak için çok da pratik şekilde parmaktan kan alıp 5 dakika içinde sonuç veren bir test yaptı ve bizi rahatlattı. Faturamızı, raporumuzu, reçetemizi alıp alt kattaki eczaneye indik, oradan da bir preparat hazırladılar, özellikle sinüzit için ve çıktık.

Artık önemli birşey olmadığını bilmenin rahatlığıyla mı, yoksa dışarı çıkmanın verdiği açılmayla mı bilmem, İrem kendini daha iyi hissetti ve günün kalanında şehri turlamaya karar verdik.

Poliklinik Charles köprüsüne oldukça yakındı, biz de Vlatava nehri boyunca o yöne ilerledik. Prag yine ikinci defa geldiğim bir şehir. Güzel olduğu da aklımda kalanlardan ama yine de aradan geçen zamanda güzelliğin derecesi aklımdan gitmiş. Öyle böyle bir güzellik değil. Kafanı nereye çevireceğini şaşırtacak kadar güzel. Onun da ötesinde bir bütünlük içerisinde. Bir ortaçağ dekoru içerisinde ilerlerken karşına aniden bir beton yığını falan çıkmıyor.İnce ince dokunmuş gibi adeta. Bunca zaman ve bunca rejim boyunca nasıl korunduğuna insan hayret ediyor doğrusu.


İstanbul da dahil hemen hemen her Avrupa şehrinde olduğu gibi, eski tarihi şehir çevresi hem en güzel hem de en turistik bölge. En son tespitime göre bu bölgenin birazcık dışına çıkar çıkmaz fiyatlar tam 1/3 oranına düşüyor. Bunu hediyelik eşyadan suya kadar bir çok kalemde test ettim. Onun için en makulu merkeze gelmeden su vb ihtiyaçları almak, hediyeleri daha dış bölgelerden almak. Biz bunu yaptık mı? Hayır, ama yeniden gitsem yaparım. Bunun bir iki tane istisnası var tabi. Manufactura ve bunun gibi markalaşmış bir iki dükkan için fiyatlar farketmiyor. Benim ilk geldiğim sene, ne almak istesen sakız fiyatınaydı. Şimdi öyle değil, fiyatlar Türkiye ile aşağı yukarı aynı ve hatta çok az üstünde. İlk gittiğimde henüz komünizmden yeni çıkılmıştı ve hatta orası Çek Cumhuriyeti değil Çekoslovakya’ydı. Bunu söylemişken, ağız alışkanlığıyla bir çikolatacıda yanlışlıkla “bu Çekoslovakya markası mı?” demek gibi bir gaflette de bulundum. Anında düzelttim ama tabi olduğu gibi çıkmış bulundu bir kez ağzımdan. Neyse ki satıcı kız anlayışlı davrandı ama “sakın başka yerde söylemeyin, hiç hoş karşılanmaz” diye de ekledi. Kıza “sen benim gaflarımı Türkiye’deki arkadaşlara sor” diyecektim aslında ama uzatmadım.

Charles köprüsüne ulaşınca, İrem biraz bitkin düştüğü için bir yere oturup birer çorba içtik. Ben alakasız şekilde Paris’ten beri aşerdiğim soğan çorbasından söyledim -ki pek bir şeye benzemiyordu. İrem ise daha mantıklı davranarak borch çorbası içti. Arkasından oturduğumuz yerden mis gibi kokusunu duyduğumuz ve son derece yararsız (ve hatta zararlı), ama insanı mutlu eden bir tatlı olarak Trdelnik yedik.

Biraz daha dolaşarak yavaş yavaş odaya doğru yolumuza devam ederken, o da ne? Karşımıza Apple Müzesi çıktı! Steve Jobs ile ilgili yazılmış kitapların nerdeyse tamamını okumuş, tüm bilinen film, belgesel ve röportajlarını izlemiş, halen Apple Keynote Event’leri canlı izleyen bir kişi olarak gözlerime inanamadım.


İrem’i odaya bırakır bırakmaz, giyinip doğruca müzenin yolunu tuttum ve kapanmasına son 1 saat kala rahat rahat gezdim. Burası özel bir müze ve Apple’ın şimdiye kadar çıkardığı her ürünün birer örneği sergileniyor. Bunun yanından Apple’ın tarihi anlatılırken, hoparlörlerden Steve Jobs’ın konuşması duyuluyor, bir odada 1984 Machintosh lansmanı gösteriliyor. İlk kuruluş sözleşmesi, Steve Jobs’ın kartviziti gibi detaylar da bulunuyor. Ben aldığım keyfi anlatamam. Tüm meraklılarına da şiddetle tavsiye ederim.

Prag boyunca benim meraktan bir defa metroya binmem dışında hiç toplu taşıma kullanmadık. Çünkü her yer zaten 1,5 ila 2 kilometrelik yürüme mesafesinde. O ilk gece taksiye bindiğimiz tren istasyonu da buna dahil hatta. Sabah uyanınca ben Budapeşte için tren biletine bakmak için tren garına yürüdüm, çünkü maalesef internetten işlem yapılmıyordu. Fakat Budapeşte’ye geçişimiz bir cuma gününe denk geldiği için trenin ne pulman, ne kuşetli ne de yataklı vagonlarında yer kalmamıştı. Bunun üzerine mecburen yine Flixbus’tan bilet aldık. Geri döndüğümde, İrem sapasağlam ayaktaydı ve hastalığı neredeyse tamamen iyileşmişti. Hemen hazırlanıp şehre doğru yürürken kaldığımız yere çok yakın olan Paul’de harika bir kahvaltı ettik.

O gün biraz old town’da aklımızda kalan bir kaç yeri, gezdik. Çekler oyuncak yapımında ayrı bir üne sahipler, ben de hemen hemen yapılmış tüm ahşap oyuncaklarla oynadım. Bazıları az buz zekice tasarlanmamış doğrusu. Sonra saat kulesinin önündeki ultra turistik kafelerden birinde, saat başını beklerken birer bira içtik. Babam ilk gittiğimizde saat kulesine çok heyecan göstermişti. Ben açıkçası o zaman da saat başındaki atraksiyondan çok fazla etkilenmemiştim. Astrolojik saat estetik olarak çok güzel, bunu kabul ediyorum, ama saat başında olan atraksiyonun bence çok da bir espirisi yok doğrusu. Zaten saatin tepesi de bakımdaydı.


Acıkınca yine İrem’in erkek arkadaşı Deniz’in tavsiyesiyle, Prag Kalesinin hemen dibindeki bir ortaçağ restoranına gittik. Konserleri saymazsak, seyahatin en eğlenceli aktivitelerinden biriydi. Restoranın içerisi oldukça karanlık. Sadece mumlar ve meşalelerle aydınlatılıyor. Tüm garsonlar ortaçağ kıyafetleri içerisindeler ve davranışları yer yer kaba sayılabilecek şekilde ama bu tamamen teatral havaya uygun olmak adına. Örneğin bira geldiğinde masaya vurarak koyuyorlar. Et koca bir parça şeklinde geliyor; hesabı getirdiklerinde, hiç beklenmedik bir anda masaya bıçakla saplayıveriyorlar, para üstünü bir kuru kafa içerisinde getiriyorlar. Saat 7’den sonra bir de gösteri oluyor ve dansözler, kılıçla düello yapanlar, ateş yutanlar gibi her türlü ortaçağ eğlencesi izlenebiliyor. Bunun yanında lezzetler de hiç fena değil.


Dönüş yolunda ise, Charles Bridge’in altında bir Fransız Pazar yeriyle karşılaştık. Oldukça güzel fiyatlara peynirler, şaraplar, şampanyalar, krepler; envai çeşit kullanımıyla lavantadan yapılmış limonatalar, koku keseleri, sabunlar, çaylar, şaraplar… hem güzel lezzetlerin olduğu hem de ambiyansın keyifli olduğu bir tür sokak festivaliydi.

Son gün, gecesinde yine yolculuk yapacağımız ve Budapeşte’ye geçeceğimiz gündü. Sabah uyanınca bavulları toplayıp gara, emanete götürdük. Böylece gece saat 11’e kadar ağırlıklarımızı düşünmek zorunda kalmadık. Kahvaltımızı bu kez Marks&Spencer’ın yiyecek bölümünden aldığımız sandviçler ve Starbucks’dan aldığımız kahvelerle yaptık. Bir kaç halletmek istediğimiz alışverişle ilgili konuyla ilgilenirken harika bir ortaçağ tipi sokak pazarıyla karşılaştık. Demirden dövülmüş takılar, deri para keseleri, çok lezzetli sokak yemekleri derken küçücük pazarda neredeyse 2 saatimizi geçirdik. Ben bir raklet yedim ki hala tadı damağımda. İrem’in sosislisi de az buz lezzetli değildi doğrusu.


Daha sonra bir tuk tuk türü bisikletli ile anlaşıp biraz şehir turu yaptıktan sonra Prag kalesinin aşağısında indik. Yukarı doğru yürümeye başlarken, Çek Parlemento binasının bahçesine daldık. Ben diyeyim Gizli Bahçe’deki bahçe, siz diyin bir başka masal. Etrafta tavus kuşları, baykuşlar, küçük bir gölet, güzel ördekler, bakımlı yeşillikler…hayran kaldık. Arkasından yüzlerce basamak sonrası kaleye ulaştık. Şehirleri tepeden izlemek her zaman güzel. Yukarıda Notre Dame de Paris’nin neredeyse eşi olan bir katedral ile karşılaşmak enteresandı. Bir de aşağı doğru inen yollardaki binalar, şehrin genelinde olan havadan daha da fazla ortaçağ dekoru havası veriyordu. Bu yolda belki de gördüğümüz en güzel şey, aşağı inişteki yarı yolda, manzarası tüm şehre hakim ve tüm masaları manzara kenarında olan restoran ve burada izlediğimiz nikah töreniydi.

Aşağı indiğimizde, ben ilk günden beri bir türlü yiyemediğim, ekmek içerisindeki borch çorbasından içtim. Ardından nehir üstünde keyif yapalım derken oturduğumuz yerdeki hem kötü peynir hem kötü şarap o keyfi biraz engelledi. Ama arkasından gün batımını Charles Köprüsünde karşılamak, kötü deneyimi sildi attı.


Şehirde yapacaklarımızı bitirdiğimize kanaat getirince gara doğru yürüdük, eşyalarımızı emanetten teslim alıp otobüsümüzün saatini beklemeye başladık. Bu noktada, Prag’a da aynı otobüs ile gelmiş olmamızdan dolayı sevindim çünkü diğer türlü otobüsün nereden kalkacağını anlamamız mümkün olmayabilirdi. Flixbus’ın bir başka otobüsü biz beklerken yarım saat rötar yaptığından bizimkinin de başına aynısının gelmesinden korkmuştuk ama bizimki tam zamanında geldi ve yolculuğumuzun son durağı olan Budapeşte’ye doğru harekete geçtik.

#Prag #Ortaçağ #Medieval #CharlesKöprüsü #İrem #Hastalık #GoogleTrips

0 views

kandisi kandisi® 2019