• nkutluk

Berlin Macerası



Berlin’i başka bir bakış açısıyla yazma niyetindeydim. Ama sağ olsunlar devlet büyüklerimiz her an her ülkeyle ikili ilişkilerimizde büyük açılımlar yaratabildikleri için, ben de biraz “bizi kıskanan Almanya”nın ne kadar zamanda ne kadar yol aldığı yönüyle başlamak istedim.

Bu benim Berlin’e ikinci ziyaretim ve iki ziyaret arasında tam olarak 26 sene var. Hatıramda kalan şehrin bir yarısı ortalama bir Avrupa şehri, diğer yarısı toplu konut gibi duruyordu. Spree üzerinde bir köprüde durup önce bir tarafa sonra diğer tarafa bakınca, birinde yeşillikler ve zevkli yapılar, diğerinde ruhsuz binalar görünüyordu.

Berlin’i o günden bugüne yönetenler kimmiş, yaşları kaçmış(!), vs. bilmem de, aradan geçen çeyrek asırlık zamanda, Berlin, şehrin iki yakası arasındaki uyuşmazlığı neredeyse tamamen gidermiş, kendi içerisinde belirli bir ahengi olan bir yere dönüşmüş. Aynı sürede dünyanın en güzel sayılı şehirlerinden olan İstanbul ise bir beton yığınına dönüşmüş durumda.

Önce şunu söyleyeyim; Almanya’nın tek tek çok sevdiğim çok yeri vardır: Ludwig’in şatolarına bayılırım, Hamburg harikadır, Moselle Vadisi, Baden-Baden nefis yerlerdir, Oberammergau gibi bazı köyleri rüyalarıma bile girer. Ama genel bir konsept olarak düşündüğümde çok özel bir yeri yoktur bende Almanya’nın. Disiplinlerinin ve kusursuz iş yapışlarının hayranıyım, ama bununla beraber gelen katılık ve köşelilik sebebiyle biraz soğuk bulurum… Bir de şu var ki, bu kadar çok Türk ile bir arada yaşamak isteseydim, ülkenin dışına çıkmazdım zaten. Biraz da bu yönüyle cazip bulmadığım bir ülkedir genelde.

Ama zaten Berlin de pek Almanya sayılmaz. Aynı New York’un Amerika sayılmasının zor olduğu gibi. Bunlar biraz her tür rengi içinde barındıran ve buna tolere eden dünya şehirleri. İstanbul’un da özünde olduğu, ama hızla olmamaya doğru gittiği gibi.

Paris’ten Berlin’e trenle, aktarmalı olarak geçtik. Çünkü maalesef Hollanda-Belçika-Fransa arasında hızlı tren varken, Almanya sınırına girdikten kısa süre sonra sadece normal trenlerle devam etmek mümkün oluyor. Dortmund’a kadar Thalys ile gittik. Yolda Brüksel’den de geçmemiz bana güzel bir sürpriz oldu ve bir anlık da olsa gençliğe adım attığım seneleri geçirdiğim canım şehre şöyle bir bakabilmiş oldum. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, eskiden Paris’te gardan elini kolunu sallayarak trene binebilirken, şimdi perona geçişte havaalanına benzer seviyede bir güvenlik kontrolü var. Onun için trenle herhangi bir yere devam edeceklerin, en az yarım saat önce gideceği peronda olmayı hedeflemesinde fayda var. Ucu ucuna giden muhtemelen kaçırır.


Akşam geç vakitte Dortmund’da olduk. Tabi İrem Paris’in inceliğinin ardından ilk an için burada bir şoke oldu. Şehrin devamı nasıl ben de bilmiyorum ama tren garının dünyanın en zarif yeri olduğunu söyleyemem. Aktarma yapacağımız treni beklediğimiz peron, aynı zamanda şehir içi trenlerin de geçtiği peron olduğundan ve ekranlardaki bilgiler de tam olarak istediğimiz isimleri yazmadığından, bir süre şüphe ederek peronda bekledik ama neyse ki doğru yerde bekliyormuşuz ve trenimiz geldi. Sabaha kadar devam eden ve hemen hemen bir derin dondurucu ısısında sürdürdüğümüz bir yolculuk sonrası Berlin’e vardık. Bu defa bizi karşılayan tren garı son derece yeni ve şıktı.

Kalacağımız otel, gara göre, şehrin tam diğer ucundaydı ama S bahn ile kolayca ulaştık ve en azından elimizdeki bavulları bırakabildik. Konusu gelmişken bavullardan bahsedeyim. Benimki, dünya seyahatini de beraber yaptığım, 90 lt.lik tekerlekli bir bavul. Bunun yanında tekerleğin kullanılamayacağı nadir durumlar için arka tarafında fermuar ile açılan bir bölmeden sırt askıları da çıkabiliyor. Dolayısıyla oldukça rahat hareket ediyorum. Ayrıca açıp kullanıp kapatması da çok pratik. İrem’inki ise 80 lt.lik bir sırt çantası ve içi oldukça dolu. Tabi bu durumda oldukça da ağır. Sadece taşıması zor olsa neyse ama açıp kapaması da ayrı olay. Biliyorum dünya üzerinde bir çok gezgin sırt çantasıyla seyahat ediyor ama bana hiç bir zaman pratik gelen bir şey değil. Koca bir backpack yerine yanıma 30-40 lt.lik bir ekstra backpack alıyorum ve kısa süreli gideceğim zamanlarda onu doldurup büyük bavulu bırakıyorum bir yerlere, bana daha kolay geliyor. Ben aslında daha başlamadan önce İrem’i de zorlanacağı konusunda uyarmıştım, fakat gençlik zaten bir şeyleri yaşayıp deneyimleme dönemi, dolayısıyla kendisinin görmesi de fena olmadı sanırım.


Çantaları bırakmak bu açıdan bizi bir hayli rahatlattı. Kahvaltımızı da daha gardayken etmiştik. Bunun üzerine attık kendimizi şehrin merkezine ve doğru Brandenburg Kapısına. Bir yerlerde kahve içtik, ardından kapının diğer tarafına geçip önce Almanya Parlamentosunun halen toplandığı yer olan ve Hitler’in iktidarını güçlendirmesine yarayan yangın komplosu ile bilinen Reichstag binasına yürüdük. Etrafında biraz gezdikten sonra diğer tarafa doğru yola koyulduk. Berlin yeşil açısından da çok zengin bir şehir. Her yer park dolu. Her türlü spora ve özellikle koşuya çok meraklı olan İrem, parkların içinden coşkuyla geçerek “yarın dinlenmiş şekilde mutlaka buralarda koşacağım” diyerek yürüdü. Gelin görün ki Berlin’deki zamanımızın biraz sarpa saracağından ve bu hayallerin gerçekleşemeyeceğinden o an henüz habersizdik, buna ayrıca geleceğiz.


Ters yönde önce Katledilen Avrupalı Yahudiler anıtına gittik. Gerçekten çok etkileyici bir anıt. Aslında beton bloklardan oluşan bir alan ama bu bloklar aşağı yukarı bir bank boyutundan başlayıp giderek 2-3 insan boyuna ulaşıyorlar ve ciddi bir etki bırakıyor. Sense8 izleyenler, burayı 8 Ağustos Cluster’ının bir araya geldiği bir sahneden de hatırlayacaklardır.

Daha sonra, önceden Hitler’in intiharını gerçekleştirdiği sığınakların bulunduğu, ama şimdi üzerinde binalar ve yol bulunan bölgeden geçerek Check Point Charlie’ye, beni önceki gelişimde en çok etkileyen yere geldik. Bugün itibariyle daha ziyade teatral denebilecek bir görüntüde ama aslında oldukça dramatik bir yer. Benim ilk ziyaretimde, henüz duvar yıkılalı iki yıl olmuştu ve doğu ile batı arasındaki geçişlerin kontrol noktası olan bu bölge hala o geçişlerin izlerini taşıyordu. Bu defa girmediysek de, burada yer alan müzede onlarca akla zarar kaçış hikayesi, canlı tanıklarının ağzından ve kullanılan malzemeleriyle beraber sergileniyor. Beni en çok etkileyenlerden biri ise küçücük bir arabanın ön yolcu koltuğunun altında yapılmış kaçışın hikayesiydi. O araba halen o müzede duruyor, insanların özgürlükleri için nelere katlanmayı kabul ettiklerini bu kadar çarpıcı şekilde görebileceğiniz başka yer olmayabilir.


Saat öğlene yaklaşmış biz de acıkmaya başlamıştık. Oldukça sandviç yüklü geçirdiğimiz Paris ‘in ardından biraz daha sulu bir şeyler yemek istiyorduk ve şansımıza Check Point Charlie’nin bulunduğu meydana 50 metre mesafede yemyeşil seçenekler sunan bir restoran vardı. Şarj için yeterince priz de bulunca, hemen attık kendimizi. Paris’ten sonra Berlin’e gelince aniden her şey bize çok ucuz gelmeye başladı. Türkiye fiyatlarıyla düşünce tabi ki Euro sebebiyle yine yüksek ama Paris'e kıyasla hissedilir derecede düşük. Adı Little Green Rabbit olan bu restoranda da hem fiyatlar uygun hem de lezzetler harikaydı. İrem çok yorulmuştu -ve ben bu yorgunluğu o an itibariyle geceyi trende geçirmiş olmamıza bağlıyordum- onun için yaklaşık iki saatimizi her anlamda şarj olmak için burada geçirdik. Sonra otele dönerek biraz da orada yatıp dinlendik. Akşama doğru İrem “tamam ben dinlendim hadi dışarı çıkalım” dedi. Trip Advisor ve benzeri kaynaklardan aldığımız bir kaç öneriye göre çeşitli sokaklara doğru yol aldıysak da aradığımızı bulamadık ama bu arada çok da güzel yürüyüp gezmiş olduk. En son “son birde buraya bakalım olmuyorsa olmuyor” dediğimiz anda, Arena Berlin’e doğru gittik ve bu defa tam onikiden vurduk. Spree nehrine çıkan kanallardan bir tanesi üzerinde bulunan onlarca restorandan bir tanesine oturduk. Gerçekten herbiri çok keyifli yerlerdi ama maalesef biz mutfak kapanır kapanmaz orda olmayı başarabilmiştik. Yine de birer içki alarak keyfini çıkardık. Dönüş yolunda, artık karnımız iyiden iyiye acıkmışken, o saatte açık olan fastfood yerlerin büyük çoğunluğunun olduğu gibi bir Türk pizzacısı bulduk. Hayatımızda içtiğimiz en güzel mercimek çorbalarından birini içtik birer de dilim pizza ile günü mutlu bir şekilde tamamladık.


Ertesi gün bir de uyandık ki İrem bitmiş! Boğazı ağrıyor, ateşi var, halsiz… parmağını kıpırdatamıyor. Zor hastalanan biri olmasına rağmen, herhalde hava değişimi ile birlikte o buz gibi tren yolculuğu fena halde çarpmış. Ne yapsak ne etsek düşündükten sonra, onun günü otelde geçirmesine karar verdik. Beraber eczaneye gidip biraz ilaç aldık ve o dönüp yattı, ben şehre devam ettim. İşin kötü yanı, aslında Berlin’in tadını çıkaracağımız gün de ikinci gündü, çünkü ertesi günü de Berlin’de geçirip gece Prag’a geçecektik. Bir başka şanssızlık da o gün ciddi şekilde yağmur olmasıydı. Zaten Berlin’den itibaren biz nereye yağmur oraya devam ettik.

Ben önce Alexandre Platz’a gittim. Aslında Prag’a Flexibus ile geçeceğimiz için çantaları ne yaparız, nerden bineriz vb lojistik konuları araştırmaya çalışıyordum. Ama bu arada, tam Bavarya usulü bir bira bahçesiyle karşılaştım ve tabi hemen girdim. Yediğimden hiç memnun kalmadım ama içtiğim biralar, garsonlar, komik canlı Bavarya halk müziği ve ambiyans gerçekten güzeldi. Saf saf kendi kendime ertesi gün İrem’le tekrar gelmenin planlarını yaptım -olmadı tabi bu.


Arkasından merkez otobüs istasyonuna gittim. İyi ki de gittim çünkü orada konuşurken gece yarısı sonrası için aldığım biletleri yanlış tarihe aldığımı farkettim ve düzelttim, emanet dolaplarını da gördüm, ertesi günün planını netleştirip şehre geri döndüm. Türkçe kitap bulmak umuduyla Kreuzberg’de bulduğum bir adrese gittim. Fakat kitapçı aynı zamanda bakkal türü bir yerdi ve etrafta kitap gözükmüyordu. Ben “kitap” desem beni götürme ihtimali olan bir kaç izbe girişi de fark ettikten sonra, girdiğim gibi çıktım Görlitzer parka doğru yürümeye başladım. Yolda acıkınca bir Meksika restoranına girip yediklerim de bu defa benim midemi bozdu! Hala Chili Con Carne diyince midem kalkıyor desem abartmış olmam.


Bu sırada güzel haber, İrem aradı. Kendisini iyi hissettiğini söyleyip gelmek istedi ve metro istasyonunda buluştuk. O da bir şeyler yedi, sonra Görlitzer Parka beraber gittik. Parktaki genel enerjiyiçok sevdik. Girişteki kafelerden birine oturup birşeyler içmek veya sadece taşların üzerine oturup geleni geçeni seyretmek gerekirdi ama henüz İrem yeni yataktan kalktığı için oturmayıp yürümeye devam ettik. Parkın sonundan çıktığımız yerden ana yola çıkana kadar olan grafittileri hayran hayran izledik. Gerçekten bir çoğu birer sanat eseri. İrem’in “benim bugüne kadar gördüğüm tek grafitti 'Seda bana geri dön’ yorumu kahkaha atmama sebep oldu!

O günü erkence bitirip hem İrem’in biraz daha dinlenmesini hem de gece üçte otobüse bineceğimiz zorlu ertesi gün için hazır olmayı istedik.


Sabah uyandığımızda İrem fena değil gibiydi. Ama check-out yapıp bavulları bırakacağımız otobüs garına gidene kadar önceki günden daha da halsiz bir hale geldi. Berlin hayvanat bahçesinin olduğu bölgeden Tiergarten’a kadar parkların içinden yürüyorduk ki, daha fazla dayanamayacağı için İrem oturmak istedi ve orada bir saat kadar uyudu. Kendisini daha iyi hissedince ilk gün gittiğimiz restorana gittik ama baktım ki saatler geçiyor ve biz saçma bir durumdayız. İrem’in gece 3e kadar dayanmasına ise imkan yok. Bunun üzerine otobüs biletimizi değiştirip erkenden Prag’a geçmeye karar verdik. Neyse ki otobüs bileti son 2 saate kadar değiştirilebiliyordu. Prag’da da fiyatı çok düşmüş bir otel odası bulduk ve “geceyi güzel bir yerde geçireceğiz” mutluluğuyla hemen harekete geçtik.

Böylece üç günde yapabileceklerimizin belki üçte birini bile yapamadan, Berlin’e bu sefer için veda etmek zorunda kaldık. Giderken tek avuntumuz otobüsün koltuk aralarının yeterince geniş olmasıydı… Ama daha Prag’da da bizi bekleyen sürprizler vardı.

#Berlin #Almanya #Flixbus #Hastalık #İrem

0 views

kandisi kandisi® 2019