• nkutluk

Çıplak Ayaklı Aussie Land ya da Avustralya



Aylin, üniversitedeki en yakın bir iki arkadaşımdan biri. Kaç sınava beraber hazırlanmış, onlarda sabahlamışızdır. Fakat üniversite sonrası ilk görüşmemiz ancak mezuniyetten 9 sene sonra olabildi. Zaten bu arada Aylin İngiltere’ye taşınmıştı ve o ilk görüşmeden sonra da senede bir defa geldiğinde, o da bazen, görüşebiliyorduk. Sonra bundan 6 sene önce Londra’ya gittiğimde bir kaç gün geçirebildik. Şimdiki eşi Tim’i de o zaman tanımıştım. Yanlış hatırlamıyorsam son akşam beraber Chipotle’da yemek yemiştik. Geri dönüp düşündüğümde içimde hep sıcak hisler uyandıran ve bolca güldüğümü hatırladığım bir akşam olarak kaldı.


Şimdi Avustralya’da yaşıyorlar… daha doğrusu “mış”. Çünkü sosyal medya üzerinden takipte olmamıza rağmen, ben bu seyahat hazırlığına girişmeden önce yaptıkları bu büyük değişimi farketmemişim. Hazırlıklar sırasında Aylin bir mesaj attı ‘geldiğinde bizde kalabilirsin’ diye. Ben normal şartlarda öyle birinin evinde gidip yerleşicem, de hem de 15 gün kalıcam falan olacak şey değil. Fakat bu defa benim mi yüzsüzlüğüm tuttu, yoksa Aylin ve Tim’in bana gerçekten ailem gibi davranmasından mı bilmiyorum, hiç sıkıntı hissetmeden yerleştim bir güzel eve. 15 gün boyunca Aylin’in yola çıkarken yolluklar hazırlamasını mı istersiniz, Tim’in araba kullanırken Avustralya’daki trafik düzeni ile ilgili hatırlatmalar atıp, cevap verince de ‘araba kullanırken mesaj atma!’ diye azarlamasını mı istersiniz… bayağı pılını pırtısını toplayıp annesinin babasının güvenli kollarına yerleşmiş küçük bir kız gibi hissettirdiler bana. Son 1.5 ayda yalnız başıma ordan oraya savrulmalarım sonrası kuş tüyünden yapılma bir yatağa düşmek gibi bir histi açıkçası. Ne kadar mutlu ve huzurlu olduğumu anlatamam. Bir taraftan Avustralya’yı gezerken, bir taraftan akşamları -veya gittiğim bir başka şehir dönüşü- Aylin’le şarap içip Billions’ın birinci sezonunu baştan sona izlemelerimizi, Tim’in tipik bir İngiliz olarak çeşitli ukalalıklarını -ki ukala insanları özel bir sevdiğimi ve kendileriyle çok eğlendiğimi herkes bilir; yıllar boyu unutamayacağımı tahmin ediyorum.

Gelelim Avustralya’ya… Resmi kahvaltısı kızarmış ekmek üzeri avokado ve yumurta olan bir yeri sevmeme ihtimalim ne olabilir?

Küba’dan Japonya’ya geçmenin büyük şoku Japonya’dan Avustralya’ya geçmekte yok tabi. Sonuçta aşırı gelişmiş ve medeni bir ülkeden, bir başka aşırı gelişmiş ve medeni ülkeye geçiyorsun.

Fakat Avustralya’da başka bir şey var ve bu ancak bir kaç gün sonra fark ediliyor. Çünkü ilk gittiğinde kendini daha çok Amerika’nın bir şehrinde gibi hissediyorsun. Avustralya, bir Uluslar Topluluğu (Commonwealth) üyesi olmasına ve tabiri caizse İngiltere Kraliçesi'ne rapor etmesine rağmen, enteresan şekilde İngilizden çok Amerikalı gibi. “E yakın da ondan”… değil, Avustralya hiç bir yere yakın değil. En yakın olduğu yer Güney Doğu Asya. Ama hakim olan mutfak ve yakın ilişkiler dışında bir Asya ülkesi kesinlikle değil. Herkes bana “oraya kadar gitmişken Avustralya’yı da gör” falan diyordu yola çıkmadan önce. “Oraya kadar gitmişken”den kasıt Japonya. Uçuş süresi ne? 9 saat. Yani İstanbul’a gidiyorsunuz mesela, biri size “hazır oraya kadar gitmişken New York’u da gör” diyor gibi bir durum.

Avustralya, konum olarak çok avantajlı. Her şeyden her yerden uzakta, dertlere tasalara mesafeli, kendi kendilerine bir hayat kurmuşlar sanki. Savaş yok, çekişme yok, güzel bir doğa ve bol bol yer var. Savaş adına bildikleri tek şey Çanakkale, onun için de üzerinden 100 yıl geçtikten sonra bile hala varsa yoksa “Anzak ruhu”. Ülkenin büyük çoğunluğu kullanımda değil, bırakmışlar jungle jungle duruyor içinde hayvanıyla bitkisiyle. Güzel 3-5 sahile yerleşmişler, mutlu mesut yaşıyorlar. Kendi içinde bir nevi ideal dünya adeta. Koala ve kanguru gibi enteresan hayvanları saymazsak “aa bu da çok acayipti, hiç görmediğim bir şey” denebilecek şey pek yok. Her şey, aslında bildiklerimizin güzel halleri denebilir ortalama olarak. İnsanlar, sıcak, yakışıklı, güzel; skinny diyeceğim insan az ama iri olan vücutlar bile (çoğunlukla) fit. Hani bazı insanlar vardır, çok “cool”dur ama son derece de sıcak kanlı ve yanına yaklaşılabilir tiplerdir. İşte ülkeyi onlarla doldurmuşlar :) Yaşamın çok kolay ve güzel gözüktüğü bir yer. Ama tabi ki Tim böyle düşünmüyor… bir defa İngilizce konuşamıyorlar her şeyden önce :D

Avustralya çok yeni bir ülke aslında. Topu topu 200 sene. Yeni olduğunu tabi ki biliyoruz ama böyle sayıya dökünce iyice az duruyor. Başta Aborjinler var, sonra İngilizler geliyor. Aborjinlerin oldukça büyük bir kısmı Avrupa’dan taşınan hastalıklarla ölüyorlar, kalanlarına da ayrımcılıklar yapılıyor tabi, “medeni batılıların” ulaştığı her kara parçasında olduğu gibi (bu tarihsel bölüm ile ilgili Lemi konuk sanatçı olarak yorumlara katılmak isterse, memnuniyetle yerimiz var :). 1934’ten itibaren bu konuda bir bilinç başlıyor, 1960’lardan itibaren ise Aborjinlerin yenen haklarının geri iadesi için aktivist hareketler büyüyor ve oy hakkı, bayrağın tanınması gibi bir çok gelişme yaşanıyor. Bugün itibariyle göze görünen, Avustralya’nın bu yerel kültürüyle olan bağını ön plana çıkarmaya çalıştığı, etnik figür ve desenleri sık sık kullandığı ve Aborjin kökenli kültürle zenginliğini artırdığı.


Bir şekilde festivalleri mıknatıs gibi çeken bir yanım olduğundan, ben oraya vardım ve bir ses ve ışık festivali olan Vivid Sydney başladı. Ses yine neyse de ışıkla insanın aklının hayalinin alamayacağı şeyler yaptıklarını söyleyebilirim. Bu festivalde de çok yoğun olarak Aborjin desenleri kullanıyorlardı ve iyiki de yapıyorlardı, o kadar güzeller ki.

Fazlasıyla yaydıkları İngilizce aksanına alışmanın yanı sıra, insanı zaman zaman zorlayan bir başka konu da hemen hemen her şeyi kısaltıyor olmaları. Breaky=breakfast, mushy = mushroom gibi… Anlam karmaşasına da sebep oluyor tabi, bana göre “mushy” böyle pelte gibi püre gibi falan bir şey. Menüde “mushy” görünce “neyin mushy’si bu?” diye soruyorum doğal olarak ve aldığım cevap “mantar o” oluyor :) Benzer şekilde Aussie de Australian karşılığı.

Çıplak ayakla gezmek standart bir davranış ve bence özgürlüklerin en güzellerinden. Sürekli çıplak ayak yürümenin kolay bir şey olduğunu savunmayacağım ama ayağımın tabanıyla yeri hissede hissede basmayı çok sevdiğimi de söylemeliyim ve bunu yapmanın garip karşılanmadığı bir yerde olmak bende zıp zıp zıplama hissinden başka bir şey uyandırmıyor. Sadece sahilde falan değil, şehrin en işlek caddesinde, iş merkezi bir bölgede, vs. çıplak ayakla yürüyen bir insan görebiliyorsunuz ve bu hiç de garip karşılanmıyor. Harika değil mi?

Yine dikkatimi çeken ve takdir ettiğim konulardan bir tanesi de bebek bezi değiştirme kabinleri oldu. Her yerde bir kadınlar, bir de erkekler tuvaleti var, sonra bir de hem tuvalet hem de bebek bezi değiştirme rafı bulunan tuvaletler var ve bunlar unisex. Medeniyet :)

SYDNEY

Sydney, deniz-severlerin cenneti adeta. Bir ferry’e atlayıp sahillerden birine gitmek için yola çıkınca, daha karşıda gökdelenler gözükürken, kafanı sağa bir çeviriyorsun, Marmaris veya Göcek’te görebileceğin türde koylarla karşılaşıyorsun, atla tekneye Syndey’den 15 dakika’da Gökova’dasın. Hadi koylar çok ilgini çekmiyor diyelim, yüzmek için güzel deniz ve sahil var, beach club’lar var, şehirden 15-20 dakika. O da yetmezse, dünyanın en iyi sörf dalgaları var. Avustralya’daki dalgalar çok zorlu olduğu için, dünyanın en iyi sörfçüleri de buradan yetişiyormuş. Bu da yetmiyorsa, zaten deniz sevmiyorsun demektir, geçiyorum. Dalış malış diyeceksiniz bana, onlar daha kuzeyde, bir iki saat uçmak gerekiyor.

Genelde görmeye alışık olmadığımız şekilde Avustralya’lılar kendi markalarına çok düşkünlermiş onun için de başka markaları pek barındırmıyorlarmış. Mesela koca Sydney’de 1 tane H&M var ve onun açılışı da olay olmuş. Varsa yoksa Billabong, Quicksilver, Rip Curl, vs… Fransa ve İtalya kahve için bu duyarlılığı gösterse bugün ülkeleri Starbucks istilasında olmazdı, hep şaşırdığım bir gelişmedir.


Sydney evet büyük bir şehir, aynı zamanda iş merkezi, bütün finans kurumları falan burada ama bir Tokyo, bir New York değil. Çok daha rahat, geniş bir enerjisi var. Bu açıdan bana kalırsa daha çok Los Angeles. Zaten de Pasifik kıyısı ve gerek Los Angeles gerekse Pasifik Okyanusu ile ilgili tutkulu hislerimi önceki yazılardan biliyorsunuz, onun için belki de çok da bir şey anlatmama gerek yok.

Sydney Harbour’dan Mainly’e; çok turistik bulunsa da benim gittiğim mevsimde mükemmel gözüken Bondi Beach’e kadar her köşesiyle keyif dolu bir şehir bana kalırsa.

MELBOURNE

Merlbourne’e gitmeden önce çok çeşitli geri bildirimler aldım. Bunlar “Sydney’de ne yapacaksın, esas Melbourne’e, git ve orada uzun süre kal”dan, “Melbourne’de bir şey yok ki, sıkılırsın”a kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyordu. “Kandisi kandisi” demenin en güzel yanı da böyle zamanlar, onun için gidip kendim gördüm.

Koskoca Avustralya’yı 15 güne sığdırmaya kalkışmaktan dolayı, maalesef Melbourne’de sadece 2 gün geçirebildim ve kesin olarak daha fazla zamanı hakediyor. Bazı şehirlerin daha havaalanından ya da tren istasyonundan başlayan farklı bir enerjisi oluyor ve Melbourne de bence onlardan biri.


Şehrin tam merkezindeki bölge boyunca tramwaylar bedava! Hayatımda ilk defa böyle bir şey gördüm ve şaşırdım doğrusu. Şehir sadece buradan ibaret değil ama ben kısa zamanım olduğu için bir de şehir turu almıştım ve böylece toplu taşıma bileti almama hiç gerek kalmadı. Şehir turu bir çok yeri görmem açısından güzel ama gereksizdi. Önden dersine iyi çalışmış birisi daha az paraya daha güzel gezebilir onun yerine.

İlk dikkatimi çeken konulardan bir tanesi, binaların ve hatta gökdelenlerin renkliliği oldu, bu acaba neden daha fazla şehirde yapılmıyor diye düşündüm açıkçası.

Melbourne Sydney ile karşılaştırınca biraz daha entellektüel, biraz daha Avrupa diyebilirim. Şehrin merkezinde güzel kafelerin olduğu ve özellikle sabah ile öğle arasında gidince harika kahvaltılar edilebilecek Desgraves Street var. Tramway’ın bedava olduğu bölgenin hemen bitiminden başlayan Lygon Street İtalyan restoranlarıyla dolu bir bölge. Avustralya’daki ilk İtalyan restoranı bu caddede açılmış ve rivayete göre, buradaki yemekler İtalya’dan daha iyiymiş… Ben bir yerde mantarlı rizotto yiyip prosecco içtim gayet başarılıydı.

Güzel bölgelerinden biri de St. Kilda. Boylu boyunca okyanusa’a paralel giden bir yol, plaj ve marinalar. Ben oradayken artık kış olduğu ve Melbourne Sydney’den de soğuk olduğu için çok fazla hareket yoktu ama yazın harika olduğu her halinden belli. Hem şık hem de keyifli bir bölge.

Ama bunlardan öte bence Melbourne’deki esas olay Fitzroy bölgesi; Fitzroy Street ve Brunswick Street. Bütün sanat galerileri, grafitiler, güzel el sanatları, uluslarası mutfaklar, füzyon menüler, sağlıklı menüler, canlı müzik, barlar, vs. 2 kilometre boyunca devam ediyor. Sadece bir kaç günü burada geçirmek ve harika para harcamak da mümkün. Ve evet, ben uslu durdum :)

BYRON BAY

Diyorum ya az zamana aşırı deneyim sığdırmak gibi gereksiz işler yapıyorum… Normal şartlarda Sydney’den Melbourne’e, Melbourne’den Byron Bay’e, Byron Bay’den de Sydney’e uçakla geçecektim. Ama baktım araba kiralamak ucuz, benzin, Amerika’dan bile ucuz, hiç sağ direksiyonlu araba kullanmamışım ve Avustralya’yı da biraz daha keşfetmek istiyorum Byron Bay’e arabayla gitmeye karar verdim.

Burası ülkenin kuzeydoğusunda, özellike sörfçülerin bulunduğu ve dünyada da hippie bölgesi olarak bilinen belki 10 yerden bir tanesi. Bana Burcu bahsetmişti ve tabi ki içimdeki minik hippie buna duyarsız kalamadı. İyi ki de kalamamış.

Yola çıkarken en çok arabayı soldan kullanmakla ilgili endişelerim vardı. Halbuki uzun yolda olunca o gerçekten hiç dert edilecek bir şey değilmiş. Dönüşte Sydney’de otobana tersten girmeye kalkışmamı saymıyorum!

Esas, mesafeyi biraz küçümsemişim. Toplam 770 km. İstanbul Marmaris kadar nerdeyse. Onun için de “n’olacak kaç kez gittim o yolu” diye düşündüm. Fakat hem hız sınırı Avustralya’da düşük (otobanda 110 km), hem de yol boyunca durmaksızın yol çalışması var ve habire 80 km ile gitmek gerekiyor.


Yola çıkarken, önce aracı teslim almakla ilgili biraz sıkıntım oldu, ilk rezerve ettiğim yerden alamadım ve Thrifty’den aldım, bu da bana 2 saat kadar zaman kaybettirdi. Bu arada lafı gelmişken Thrifty dünyanın her yerinde hem en ucuz araç kiralamayı sağlıyor hem de en sorunsuz işlem yapan yer, aklınızda bulunsun. O gün, bir doğal yaşam parkını ziyaret edip koala ve kanguruları görmeyi planlamıştım. Sonra da yolun yarısına kadar gidip akşam orada kalacaktım.

Featherdale Wild Life Park verdiğim en iyi kararlardan biriydi. Koalalara bayıldığım gibi Kangurulara daha da bayıldım, hiç bu kadar dost canlısı, yanına kolayca yaklaşılabilir hayvanlar olacaklarını tahmin etmezdim. Zıplamalarını izlemek ayrı keyifli, beslemek ayrı keyifli, aradığım her şeyi buldum diyebilirim.

Sonra yola koyuldum ve tabi konaklayacağım yere ulaşmam akşam 10’u buldu. Newcastle / Nelson Bay’de tatil köyü gibi bir yerde, aslında aile kamp alanı olan bir barakada kaldım. Yaz olmadığı için tek tük insan vardı ve gece o saatte orda olmam hakkaten dünyanın en saçma şeyi gibi gözüktü bana o anda. Yakındaki bir pub’da bilardo oynayan lokal insanların “bu da kim” bakışları arasında kötü bir hamburger yedim ve barakama dönüp uyudum. Sabah farkettim ki aslında bayağı tatlı bir minik kasabanın mütevazi bir tatil kampındayım.

Sabah tekrar yola çıktım ama ne kerametse, Byron Bay’e ulaşmam yine akşamı buldu. Halbuki ben 4-5 gibi orada olabilmeyi umuyordum ama işte evdeki hesap çarşıya uymuyor. O akşam gerçekten çok güzel bir bed& breakfast’ta kaldım. Böylece Byron Bay için bir tam günüm kalmış oldu sadece. O gün gezip, yatıp, ertesi gün tekrar yola çıktım ve üstelik arkamdan beni takip eden bir fırtına ve sel ile birlikte :)


Fakat diyorum ya, yine de değdi. Bu küçük kasaba galiba tam hayalimdeki yer. Güzel deniz, güzel manzara, subtorpikal orman, bir sürü tatlı tatlı dükkan, çok zevkli ürünler, iyi bir meksika restoranı, bir sürü irili ufaklı kafe, bar, vs. dünyanın her yerinden güzel ve enteresan insan… “tamam ya budur” dedim.

Ve sanırım seyahatin başından beri ilk kez istediğimin aslında bu olduğunu farkettim. Demiyorum -diyemiyorum- ki döndüğümde İstanbul’u terkedip benzer bir yere yerleşiyorum ama hedefimde bunun olduğunu artık biliyorum.

Cheer up & Slow down… şehrin mottosu bu, diyeceklerim bu kadar.

Başlarken, Avustralya’ya gitme niyetim yoktu. Sonra bir gün, bu seyahat arkadaşlarım arasında duyulmaya başladıktan sonra, hayatta beraber gülmekten en zevk aldığım insan olan Özlem aradı. Her zamanki hayat dolu sesiyle heyecanımı paylaştı ve arkasından dedi ki “deli misin? Avustralya’ya gitmek zorundasın, mutlaka gitmelisin, bu kadar geziyorsun Avustralya olmadan olmaz”. Ben de bunun üzerine Avustralya’yı ve hatta reddedildiğim Yeni Zelanda’yı programa ekledim.

Aylin’e ve Tim’e muhteşem misafirperverlikleri için teşekkür ederim. Özlem’e, bu fikri ortaya atıp ısrarcı olduğu için teşekkür ederim. Burcu’ya Byron Bay’den bahsettiği için teşekkür ederim. Bundan bir kaç sene önce bir defa Avustralya’da çalışma ihtimalim doğmuştu ama o sırada ailenin içinde bulunduğu şartlar içerisinde bu teklifi kabul etmeyi gözüm yememişti. Şimdi ’hay aklıma…’ diyorum.

Neyse, hayat işte!

#Kanguru #Koala #Sydney #Melbourne #ByronBay #Avustralya #VividSydney #Lemi #Aylin #Özlem #Tim #Burcu

107 views

kandisi kandisi® 2019